“Benim yalnızlığım kalabalıklarla dolu.”
Bu söz, yalnızlığın insan ruhundaki garip tabiatını anlatır. Çünkü insan bazen en kalabalık meydanlarda kendisini terk edilmiş hisseder; bazen de bir dağın yamacında, bir odanın sessizliğinde, gecenin en tenha saatinde görünmez bir beraberliğin içinde olduğunu duyar.
Belki de mesele yalnız olmak değildir.
Mesele, yalnızken neyle ve kiminle kaldığını bilmektir.
İnsan dünyaya tek başına gelir. İlk nefesini kendi alır. İlk korkularını kendi yaşar. İçindeki en derin yaraları çoğu zaman kimseye anlatamaz. Herkes tarafından sevildiği zamanlarda bile kalbinin ulaşılmaz bölgeleri vardır. Ve bir gün geldiğinde ölüm kapısından da tek başına geçecektir.
Bu yüzden yalnızlık, insan olmanın kaderlerinden biridir.
Fakat yalnızlık her zaman eksiklik değildir.
Bazen bir çağrıdır.
Bazen insanın kendisine dönmesi için açılmış gizli bir kapıdır.
Çünkü insan, hayatın gürültüsü içinde çoğu zaman kendisinden uzaklaşır. Günler birbirini kovalar; sesler, görüntüler, telaşlar, beklentiler birbirine karışır. İnsan sürekli bir yerlere yetişirken, bir süre sonra nereye gittiğini unutabilir.
İşte yalnızlık bazen bu unutuluşun önüne dikilir.
Sana dur der.
Biraz otur der.
Biraz dinle der.
Biraz kendine bak.