• Sana baktıkça örgütleniyorum Zeryâ
    yağmurla, suyla, acıyla, aşkla.
    Her geçen gün biraz daha
    yaşayarak
    kirazın çürüme mevsimini..
    Zamanın tıkırtılarını göğsümüzle karşılayarak
    yaklaşıyoruz suların karanlığına
    Yakışıyoruz ölüme.
    Sen yine de gülümse sevgilim, pencerelerim var hâlâ yolunu gözlemek için.
    Başıma ne geldiyse sendendir
    Değil mi ki yağmursun
    Değil mi ki ıslanmışım
    Çölün serabına kanmadan gir kanıma, meylet günahıma Zeryâ!
    Öpmeden öldürebilirsin pekala sarılmadan ısınabilirim,
    gülme, ısmarlayacak gök kalmıyor dudaklarıma.
    Mesele ne biliyor musun,
    Kiraz ağacının çiçek açmasıyla senin şiir olman aynı şey.
    Farkındayım / ayrıntıları anlatıyorum sana büyük resmi göremiyorum ben
    Ellerini sakın
    Tutmasam şiir
    Tutsam çiçek oluyor.
    Demiştim / anlattıklarım ayrıntıda.
    Biraz daha sabır biraz daha bahar gerek düğümün döndüğünce kördüğüm için
    Yandım susacak kadar
    Sokul yanıma sen / ezber et beni.
    Ödünç aldığım kitaplara ekledim gelincik tarlasından geçerken kızıla çalan saçlarını.
    Ağlama duvarından serin içim
    Değilim siyonist
    Değilim antisemitist
    Lâkin kibrim fundamentalist
    Öyleyse / kim bu aşkın Yahudisi Zeryâ?

    Aşk yerleşik hayata geçeli beri
    Sen cim’in kalbinde nokta
    Ben gözünün yeşilinde on üç kahve tanesi.
    Senden saklayamam / gidecektim bir kavim göçünü daha göze alamadım işte.

    Bu bir itiraf:

    Biriksem azalacaktın .

    Bak / cepten yiyor çiçekler bile.
    Altı çizili kitaplardan kaçtım.
    Geceleyin çocuk masallarından, tebeşir kokan sınıflardan

    Nuh’la oğlu arasındaki tufandan, vizite kağıtlarından, sınav sorularından,

    Leyla’nın rüyalarından, Mecnun’un mezarından, evet, kaçtım!
    Doğum masasında kalan bir cümleyim artık.
    Hafızamın yarısı kırık ayna gördüklerimde sen varsan sana ne!

    Şerh düş beni:
    Kavimler Göçü’nde sağa sola akmadan sana sapıp aşkı yurt edinen bendim Zeryâ.

    ~Cengizhan Konuş
  • O benim için geçmişe anıt bırakılacak kadar değerli; geçmişte bırakılamayacak kadar gerekliydi.

    Gelecek vaatsizliğine rağmen şimdimdi ve belki de düşleyemesem de, yarınımdı...
  • Öykü Otobüsü: #32743786

    Yolcu listesi: http://i.hizliresim.com/g6GR0O.jpg

    Bağlantılı öyküler : #33861382 - #32867531

    Yine bir yolculuk macerası hadi bakalım, otobüs perona ne zaman girecek acaba.

    16 saat!! Hatta 16.5 saat!! O kadar saat yolculuk nasıl bitecek bilmem ki. Otobüs firmasının adı da abidik gubidik tek parça varırsam Hatay’a ne ala. Başka bilet de bulamadım ki herkesin Hatay’a gidesi tutmuş herhalde ben gidiyorum diye. Heh geliyor işte otobüs. Al işte otobüsün sefer numarasını bile elle yazmışlar, şu genç çocuk muavin herhalde dur bagajımı vereyim de geçeyim yerime artık.

    “Pardon, bagajı bu taraftan mı vermem gerekiyor? Hatay’da ineceğim ben.”

    “Alayım hanfendi.”

    Muavin valizi yerleştirirken bekliyorum, bagajı yerleştirip tekrar doğrulunca dönüp yüzüme ne dikiliyorsun der gibi bakınca,

    “Bagaj fişi falan vermeyecek misiniz?” diye soruyorum. Ukalaca bir gülümseme eşliğinde verdiği cevap,

    “Yok hanfendi biz bagaj fişi vermiyoz. Napacaksığnız fişi zağten, bir işe yaramıyo kiğ” şeklinde kendince zeki bulduğu bir cevap. Beni ilk anda daha sinir etmeyi başarıyor. Neyse sakin olacağım, boş yere sinirlenmeyeceğim, yol uzun muavini çok göreceğim daha. Otobüse girip 6 numarayı buluyorum, 5 numaradaki yolcunun çantası benim koltukta duruyor.

    “Merhabalar yerim burası da…”
    “Aaa öyle mi pardon boş nasılsa diye bırakmıştım çantayı.”
    “Hiç sorun değil, iyi yapmışsınız.”

    İyi bari eli yüzü düzgün, kibar birisine benziyor. Muavin gibi hanzo olsa koca yol iyice uzun gelirdi. Koridor tarafında benim koltuğun hizasında oturan adam kör mü acaba, bacaklarının arasına sıkıştırdığı yere eğimli duran uzun bir değnek var elinde. Önümde saçı sakalı birbirine karışmış, babannem görse papaz gibi derdi, irice bir tip oturuyor yanı boş. Tuhaf bir görüntüsü var ama zararsız bir tip gibi umarım öyledir. Rockçı mı anarşik mi belli değil!

    Aklımdan böyle ilk izlenimler geçerken çantamdan kitabımı, kulaklığımı çıkarıp çantamı üst rafa yerleştiriyorum, sonunda yerleştim.

    Yolculukta etrafımdaki insanlar önemlidir benim için. Her yolculuk dünya üzerinde sürdürülen ortak zamandan ayrı bir zaman dilimi gibi gelir bana. O zaman diliminde ayrı bir dünya oluşur yolculuk bitene kadar. Yedi sülaleni soran hiç tanımadığın teyzeler, yılışık muavinler, agresif kaptanlar, dedikoducu muavinler ve kaptanlar, sürekli ağlayıp yolculuğu zehir eden bebekler, binbir oyun yapıp kendini adeta zorla sevdiren çocuklar, sürekli memnuniyetsiz olacak bir şeyler bulup negatifliğiyle sizi de tüketenler, sigara kokanlar, parfüm korkanlar, en berbatı ter kokanlar, paylaşılan uzun yol börekleri arasına sarılmış hayat hikayeleri.. Ön koltukta, yan koltukta dedikodu yapanlar, anılarını paylaşanlar, varacakları yerde yapacaklarını gözden geçirenler… Bağıra bağıra telefonla konuşanlar, çocuklarını avutmaya çalışanlar... Kendi gerçekliğinizden kopup otobüsün içindeki gerçekliklerle sarmalanırsınız. Aman ne oldu böyle bana aforizma kasacağım az daha zorlarsam.

    Yanımda oturan beyefendinin elinde de bir kitap var. Merak ettim ne okuyor acaba? Çaktırmadan kitabın kapağını kessem mi yandan yandan. Camdan bakıyormuş gibi yapıp kitabın kapağını okumaya çalışırken, onun da benim elimdeki kitabı süzdüğünü fark etmemle gülümsüyorum.

    “Siz de okumayı seviyorsunuz sanırım, elinizde kitabı görünce çaktırmadan adına bakayım dedim ama pek başarılı olamadım galiba.”

    “Ben de sizinkinin adını okumaya çalışıyordum aslında aynı anda.” diye cevap veriyor gülümseyerek.

    Bu uzun yol boyunca sohbet edebileceğim bir yol arkadaşım var sanırım, yaşasın! Hem de en sevdiğim konu bir parça rahatladım şimdi.

    Bir kitapseverin karşısındakinin de kitapsever olduğunu fark ettiği anda oluşan o garip tanıdık topraklardayız havası oluşuyor bir anda.

    “ Benim okuduğum kitabın adı “Tanrı Olmak Zor İş” İthaki Bilimkurgu Klasikleri’nden… Biliyor musunuz seriyi?”

    “Seriyi biliyorum fakat seriden fazla kitap okumadım açıkçası.”

    “Benim en sevdiğim seridir hemen hemen tüm kitaplarını okudum serinin, bilim kurgu türü en sevdiğim.” derken otobüste anons veriliyor ve biz etrafımızdaki hareketliliğin arasında sohbete kaptırmışken kendimizi, hareket ediyoruz.

    “Benim okuduğum da “Kapıların Dışında” diye bir kitap. 2.Dünya Savaşı ile ilgili… Yazarı ilk kez okuyorum, geçtiğimiz ay Can Yayınları kampanyasında görüp almıştım.”

    “Evet kampanyayı biliyorum fakat ben de bu kitabı ilk kez duyuyorum.

    İsminiz neydi bu arada?”

    “NigRa benim ismim, siz?”

    “Semih ben de memnun oldum. Pardon Nigar mı dediniz biraz değişik geldi isminiz tam anlayamadım da..Kusura bakmayın.”

    “Yok Nigra hep Nigar ile karıştırıyorlar hatırlayamayınca ama.”

    “Çok ilginç bir isim ilk kez duyuyorum, anlamını sorabilir miyim?”

    Sohbetimiz muavinin gelmesiyle bölünüyor.

    “Nerde incektiniz hanfendi?” diye soruyor yüzünde arsız bir gülümseme ile.

    “Hatay terminal.”

    “Oooo ben de Antakhyalıyım, bizim memlekete hangi rüzgar attı sizi böyle?” bir kolunu öndeki koltuğa yaslayıp kırk yıllık ahbabım gibi laubali laubali konuşup duruyor. “Bişe laazım olursa yani yardımcı oluruz seve seve, çevremiz geniş yaani.”

    Hey yarappim çattım. Zaten bela mıknatısım bir kere çalışmasa hayret edeceğim.

    “Çok sağolun bişey olursa söylerim.” diyorum ters bir şekilde ama muavin hiç oralı değil.

    “Çaayy, kaaahfeee ne alırsınız?”

    “Kahve alabilirim ikisi bir arada varsa, teşekkürler.”

    “Olmaz mıı, olmazz mııı.. Hemen getiriyorum.”

    İçimden ağzında da bir sakızı olsa tamam diye geçiriyorum.

    Üst raflarda bir yerleri karıştırıp bir karton bardak, bir paket ikisi bir arada nescafe, ıslak mendil ve karıştırma çubuğunu bana uzatıp arka taraflara doğru ilerleyip gözden kayboluyor.

    Muavin gidince Semih Bey, “Boşverin aldırmayın, haddini bilmez delikanlının birisi.” diyor.

    “Haklısınız da bu laubalilik de nereye kadar.” bir yandan söylenip bir yandan sinirle nescafe paketini yırtıyorum, kahveyi bardağa boşaltıp çöpü sehpanın üzerine bırakıyorum.

    O sırada elinde sıcak su termosu ile muavin geri geliyor. Bardağımı uzatıyorum. Suyu bardağa dökmesini beklerken birden “AYYYYHHHHH!! NAPIYORSUN DİKKAT ETSENEE!!”

    “Pardon hanfendi kaza oldu.”

    “Başlatma kazana yaa yaktın beni! Bardak insanın üzerinde mi doldurulur, koridora tutsana!!”

    “Bişeeey olmaz yaa azcık bi su, bu tarafın kızları da pek bi çıtkırıldım!” demesiyle nevrim dönüyor. Ben muavini parçalama fikriyle ayağa kalkmaya uğraşırken yan taraftan Semih Bey kolumu tutuyor, “Durun sakin olun, uymayın şuna.” deyip muavine dönüyor.

    “Kardeşim hanımefendi haklı dikkat etsene biraz, bu ne rahatlık bir de özür dileyeceğin yerde kalkmış bir şey olmaz diyorsun.” diye tersliyor muavini.

    Semih Bey’den de desteği bulunca iyice çemkirmeye başlıyorum muavine.

    “TERBİYESİZ!! YA O SUYUN HEPSİ ÜZERİME DÖKÜLSEYDİ, YANSAYDIM NE OLACAKTI?!!”

    “Tamam yaa özür diliyim o zaman susacak mısınız? Amma da büyüttünüz haa..”

    “Bak hala daha….”

    O esnada kaptan “OĞLUM BAK BANA!” diye seslenince gerzek muavin bunu fırsat bilip kaçıyor hemen. Ben kendi kendime söylenmeye devam ederken, yan taraftakilerin bana baktığını fark ediyorum, hatta kör olan gülüyor sanki. “Komik bir şey mi var ne gülüyorsun?” diye bağırasım var. Neyse tutuyorum kendimi, oturduğum yerde sakinleşmeye çalışıyorum.

    Daha yolculuğun başında başıma gelen bakın, ama binmeden aklıma geldi bunlar benim, zaten aklıma gelen başıma gelir, ne diye kalkıp Hatay’a gitmeye kalktım ki zaten, hem de adını sanını bilmediğim bir firma ile onca saat yolculuk, akıllanmam ben akıllanmam!! Hatay’a varana kadar neler olacak kimbilir?
  • Ne çok şey var susacak,
    Ne çok şey aslında sustukça
    Harfsiz kelimelerle haykıracak!
    ___Serpil Özkan/Aşk Misafir Yüreğimde
  • Sen benim ilk aşkım
    Bense senin ilk cinayetin
    Yazdıklarımı söyleyecek kadar
    Yakınlığımız var hesabıma göre
    Ama ben susacak kadar ölüyüm
    Sen duymayacak kadar katil
    Issız yerlere sakla beni
  • Güneş batıyor onbinküsuruncukez
    ve doğuyor sabahı garantiye alan ümit akşama
    radyoyu açıyorsun kuşlardan kalan bir şarkı başlıyor bize
    gök hapsinden kaçıp kaçıp konduğumuz kadar özgürlük
    biliyorum sen de yıldızları sevmiyorsun öylece duruyorlar
    o iyi dilekler de kaçırdığımız demlerin içinde duruyorlar
    derken hiç tanımadığımız bir yerden es(!)
    hayat bu kadar tutuk işte biz bu kadar çaresizken
    ağlıyorsun
    onbinküsuruncukez.

    Göle yeni bir gemi gibi indirilirken
    o ressamın yaptığı o resimde olmayan
    ve yeterince yontulmayan bir heykelse taş
    ancak bir şarkıyla tamamlanandan
    kulaklarımıza dönerken işimiz hep mi bu kadar yaş!
    durdurmam imkan dahilinde değil kalbimi ve sen…
    varsın bir zaaf olarak geçsin kayıtlara
    evden kaçmak isteyen çocuklarla büyüdüm ben.

    Sorun değil kaldırımları şehirlerin içinden tartışabiliriz
    bu da bizim kusurumuz olsun: açlığımıza kavgamızı bahane etmek
    oh ki borsayı bombalamak isteyen adamlar bizim cemimizden
    anahtar uydurulamaz kilidimize
    normal şartlar altında bildiğin anormaliz
    siparişin gecikmesi en çok garsonla tanışma imkanı sunar bize
    sen durmadan gidersin ben tutar döndürürüm kalbini
    uçak düşer kara kutu sehpa olur iki dem muhabbete
    iplerinden boşanmış süratli bir trapez
    kadar yangının var çadırı yırtıp çıkmaya
    kanıyorsun
    onbinküsuruncukez.

    Affettikçe dertlenen
    dertlendikçe affeden
    iki ara bir dere
    fasit bir dairede oturuyoruz sevgilim
    söylenmeyen şeyler söyleyemediklerimiz
    ağlanmayan şeyler ağlayamadıklarımız
    babası ölen çocuklarla unutanlar köprüsünde
    sürekli mektup bekleyerek yaşamaktan vazgeçmedik hiç
    iyiydi işte
    sahnenin dar mikrofonun bozuk üstümüzün yırtık olması
    başka şarkılardan bu şarkıları söylememiz iyiydi.

    Derdi olan ceketini çıkarmaya vakit bulamaz sanki
    öpüşlerin hayali uykuların ninnisidir
    bu kadar dağ bu kadar çıkılmak için sevda
    evlerini yamaçlara kuranların rahatlığı rahatsız edicidir
    ömrümü seninle bir otelde aidiyet kusarak
    havluların ve yalnızca kapıların altından esen rüzgarların şahitliğinde
    ömür seni seviyorum demek kadar geçicidir
    topu topu bir gün çatallanıp çatlayarak susacak bir ses
    anlıyorsun
    onbinküsuruncukez.

    Ne olacak kime ne
    bir yerimizden yakalanmışız işte
    anlamak en yapışkan yükü bu hayatımızın
    yangında ilk yakılacak!
    zihnin hayaletler doğuran arsız gebesi
    sırat'ta ilk atılacak!
    beni anlamanı öldür seni anlamamı bağışla
    gözlerimiz ne kadar güzel ne kadar nefes nefes
    herkeslere bakma herkesler havamıza astım
    uzan tut kendine kalbinin tozlarını alacak bu bez
    kalıyorsun
    onbinküsuruncukez.

    Bir şu yalnızlığın bastırdığı kanlı geçiştirmeler…
    büyük sofranın içinde ne diye küçük sofralar açıyorsun?
    çiçekleri öldürülmüş sanıyorsun onlar zaten ölüler
    çiçekleri canlanmış buluyorsun ki vallahi canlılar
    ara vermeden solan renklerin arasında
    benim giderek daha da kırmızı olan bir kırmızım var
    senin de olsun!
    son sürat sana doğru koşarken beni vurdular
    sen vurdun demiyorum ama beni vurdular
    benim de bu kadarcık kurşundan geçmeyen bir yaram olsun.

    Kimsenin olamadım
    kimsem olmadı allah’tan ve anamdan başka
    şartsız şurtsuz kim affettiyse hepimiz onunuz esasında
    vurgunuz yarım kalana
    kendimizle dargınız
    ağlamak için insanın kendinden başka bir yari daha olmalı yarasında
    her türlü galeyana hazırım
    yeter ki düştüğüm zaman kalkmayayım
    trensizliğimi yutuyor her defasında bomboş kalan bir gar
    sabaha daha çok var ama biliyoruz ki bir sabah var
    ölüp gideceğiz işte yetmedi mi o güzelim şarkılar
    yetmedi mi bu kadar hayvanımıza bu kadar kafes
    radyoyu açıyorsun kuşlardan kalma bir şarkı başlıyor yine
    dönüyorsun
    onbinküsüruncukez.


    ~Alper Gencer
  • Geç tanıdım, erken kaybediyorum.

    Tutunamayanlar kitabını okurken en merak ettiğim konulardan biri; Atay'ın neden evlendiği, nasıl evlenebildiği ?
    Bu kitabında da bunu sorgulama ihtiyacı duydum, tekrar.
    Çünkü ; yazar insanların ruh alemi çok farklıdır, gelgitlidir.

    Tutunamayanlar'da evlenenen arkadaşı ( Turgut Özben )
    için,
    ( Selim Işık söylüyor bunu: )
    " Sen doğru yoldan çıktın, evlenerek her şeyi bitirdin. " diyor.
    Evlilik ile ilgili eleştirileri
    ( genellikle olumsuz ) o kadar doğru ki...
    Iste bunları okuyunca neden evlendi diyorum.
    Korkuyu Beklerken kitabında da kendisi öğretim üyesi olmasına rağmen, kendi mesleğini acımasızca eleştiriyor.
    Bunu anlayabiliyorum.
    Ama evlilik farklı.

    Bahsettiğim konuyu kapsayan yazılar biraz fazla olduğu için sayfa sayısını vereyim sizlere.
    561' den 565' e kadar, onsekiz yazan yere kadar okursanız bahsettiğim durumu daha iyi anlamış olursunuz.
    ( Tutunamayanlar kitabından bu sayfalar. )
    ( Elinde kitap olmayıp da bu sayfaları okumak isteyenler mesaj atabilir, bana.
    Konu Atay olunca... )

    Belki de bir zorunluluk olarak gördü.
    Eşi şanslı bir kadın olduğu kadar, şanssız da aynı anda.
    Kızıda tabi.
    Babasının kitaplarını okumuş mudur, dersiniz ?


    Tutunamayanlar kitabını örnek göstererek yazmamın sebebi, Tutunamayanlar'dan sonraki kitaplarında bu eserindeki karakterlerin ruh halinin aynısını kullanmasından dolayıdır.
    Çünkü; anlaşılamayan aydın sınıfını konu ediniyor, karakter olarak.
    Tabi bu benim fikrim.
    Sizler böyle düşünmüyor olabilirsiniz.

    ( Konudan bağımsız olarak, yazmak istiyorum.
    Başladım yazmaya, kim durduracak ki, beni ?
    Ben bu adamdan ne istiyorum ?
    Öldü gitti hala elimi yakasından çekmiyorum.
    Haha ha :))
    Atay da Atay...
    Aman ya.
    Teşekkür ederim, Atay .
    Her okuduğum kitabından sonra alt üst oluyor herşey.
    Siz bana bakmayın, yazarla sanki beni duyacakmış gibi konuşuyorum, böyle.
    Eğer hala okuyorsanız bu yazdıklarımı, sizi tebrik ederim.
    Kınamayın beni, yazar normal biri değil ki , ben okuyucusu olarak normal olayım. :))
    " Yazarlık deliliktir. "
    Neyse, siz yeter demeden ben Korkuyu Beklerken kitabı hakkındaki fikirlerime geçeyim. )


    Atay' dan okuduğum dördüncü kitap, Korkuyu Beklerken.
    Atay'ın hikaye türündeki eseri.
    Sekiz hikayeden oluşuyor kitap.
    Ve sadece 196 sayfa.
    196...
    Kaç gündür bitmemesi için yavaş yavaş okuyorum ama bitti işte sonunda. :(


    》Atay 'ın kitaplarının genelinde ironiyi görürsünüz.
    ( Okuduklarımı düşünerek yazıyorum. )
    Insanın kendisiyle alay etmesini artık garip bulmuyor kendiside, ama bu yargıya farklı bir bakış getirmeyi de ihmal etmiyor.

    》Kitaplarında karakterlerden çok onların ruh hali akılda kalıyor.

    》 Özellikle söylemek istediğim bir şey var;
    Ruh haliniz karmaşıksa, Atay'ın kitaplarını okumayın.
    Postmodernizm akımını kullandığı için, baş döndürücü bir karmaşıklığı ve düzeni var, yazdıklarının.


    Benim en beğendiğim hikayesi " Beyaz Mantolu Adam " olmuştu.
    Tabii, hepsi ayrı ayrı çok güzel yazılmış.

    Yazamıyorum, daha fazla.
    Yazmak istemiyorum belki de.
    Çünkü susacak o kadar çok şey
    var ki.
    Sessizliğin gürültüleri...

    Tüm samimiyetimle, Yaratıcıdan rahmet diliyorum, senin için.

    Ben burdayım...

    Okuduğunuz için teşekkür ederim.