Viyana–Schwechat’ta yaşayan gazeteci Valerie Vogler, sanat alanında makaleler yazan ve röportajlar yapan bir isimdi. Günlerden bir gün karşısına reddedemeyeceği bir teklif çıktı ve fazla düşünmeden hem teklifi hem de şartlarını tereddütsüz kabul etti. Çünkü teklif, yaptıkları eserlerle övgü toplayan, kimliklerini tablolarının gerisinde tutmayı alışkanlık hâline getirmiş AURORA ekibinden geliyordu. Üstelik ekip, ilk kez bir yerel gazeteciyi, Valerie’nin deyimiyle kendi imparatorluklarında, atölyelerinde ağırlayacaktı. Valerie’den istedikleri şey, yeni tablonun tüm sürecini gözlemlemesi ve bunu kendi el yazısıyla yazıya dökmesiydi. Bu istek, diğerlerinin yanında en masum olanıydı. Diğer istekler ise gotik ve nevrotik bir ortamda dile getirilen, alışıldık sınırların dışında taleplerdi. Süreç yedi gün sürecekti ve bu süre boyunca cep telefonunu onlara teslim edecek, ne olursa olsun asla dışarıya çıkmayacaktı. Yılın yarısı gündüz, yarısı gece olan döngünün gece döneminde, kutup ayılarının dışarıda kol gezdiği, kar fırtınalarının eksik olmadığı Svalbard Adası’nda tanımadığı kişilerle dış dünyadan kopuk bir süreç geçirecekti. En korkutan yanı ise bu ekibin kaç kişiden oluştuğuna, geçmişlerine ve cinsiyetlerine dair hiçbir bilgisi olmayışıydı. Tüm bunlara rağmen Valerie, bunun kariyerinin en önemli deneyimlerinden biri olacağını düşünüyordu. Fakat o atölye yalnızca boyanın, tuvalin ve yaratıcılığın mekânı değildi; sınırları zorlayan, akıllara durgunluk veren isteklerin hüküm sürdüğü, nevrotik bir dünyanın kapısıydı.
Valerie, bilinmezliğe açılan bu kapıdan içeri adım atarken, onu bekleyen deneyimin heyecanını taşıyordu.
Ama henüz bilmiyordu ki bazen bir tohum toprağa düşerken bir ağaç yok olurdu. Bir tablo hayat bulurken, hayat veren yok olurdu.
Kitap, alışılmış edebi