Hayat devam ediyor. İyi İnsanlar üzülüyor. Uyanıklar köşeyi dönüyor. Temiz kalpliler saflıkla suçlanıyor. Güneş doğuyor. Sabah oluyor. Akşam oluyor. Rüzgar esiyor. Bir gün geliyor, insan, ölüyor. Evet: işte bu Dehşetli bir hakikattir! o halde mesele, dünyaya bir duruş göstermektir ; dünyaya bir yaşam biçimi önermektir.
Bu gece uzun uzun yazmak isterdim.
Ama ne İsmet Özel’im, ne Sezai Karakoç, ne de Cahit Zarifoğlu…
Yine de isterim anlatmayı, olanı biteni;
hatta haykırmayı varlığımla yokluğumu.
Ama bilirim: bu ben değilim.
Ne bana aittir, ne de ruhuma.
Yaşamak istiyorum; ama yaşayamıyorum.
Sanki darağacında sallanan benim.
Belki de çoktan intihar etti ruhum—
ama kimin haberi var bundan?
Hiç.
Tıpkı dışarıda yitip giden insanlar gibi.
Benim ne buzdan duvarlarım var,
ne kesilecek bileklerim,
hatta mürekkebim bile yok.
Ama ben yine de uzun uzun yazmak istiyorum.
Yitip giden insanlar için,
adını kimsenin bilmediği acılar için.
Durun, kalabalıklar!
Birden dağılmayın,
birden evlerinize çekilmeyin!
Çünkü benim evim yok—
darağacından başka.
Beni oraya itmeyin.
Susmayın!
Otorite?"
"Evet. En tehlikeli vadilerden biri bu. Dindarlar da masum değil tabi; ama saydığın 'makam, mevki, para, kadın' gibi varlıkları, daha çok ehl-i dünya ilahlaştırıyor. Bizimkiler ise daha tehlikeli bir tuzağa düşüyor."
"Nedir o tuzak?"
"Din adamlarını, önderlerini, liderlerini ilahlaştırmak."
Kısakürek Necip Fazıl. Sahi ne çok insan var. Öleceğini günde bir kez olsun düşünmeyen insanın kalbi kararmıştır vesselam. O kararmış kalbine dünya sevgisi dolmuştur vesselam. Kalbine dünya sevgisi dolan insan, ahireti unutmuştur vesselam.
Peki ben?