Seyfullah

“Şâyet mal olsun, mevkî olsun, her ikisinin temîninde de zorluk vardır. İnsana yakışan bunların hiç birini sevmemektir. Ancak yiyecek içecek ve tedâvi giderleri gibi zarûrî ihtiyaçlarını giderecek, menfaatini sağlayıp zararını önleyecek kadar mevkî ve servet edinmek kâfidir. Binâenaleyh bu kadarı sevilir. Çünkü sevgiliye ulaştıran her şey sevilir. Fakat fazlasını sevmeye lüzum yoktur. Hâlbuki insanın öyle acâyip bir hali var ki, dünyanın bütün servet ve hazînelerine sâhip olmak ister. Hattâ bir dere dolusu altını olsa, bunun iki olmasını ister. Ayrıca hiç gidip görmeyeceği yerlere kadar şöhretinin yayılmasını arzular. Bundan hiç bir fayda sağlamayacağı halde bunu sever. Böyle ne dünya, ne âhirette faydası dokunmayan bir sevgi peşinde koşmak ahmaklıktan başka ne olabilir? dersen; Deriz ki: Evet doğrudur. Bu sevgi gönüllerde vardır. Bunun da iki sebebi olabilir. Birincisi, herkesin anlayabileceği şekilde açıktır. Fakat ikinci sebep, en mühim sebep olmakla beraber o kadar incedir ki, onu bayağı insanlar şöyle dursun, dahîler bile anlayamazlar. Çünkü bu sevgi, insan tabiatındaki çok gizli bir arzudan meydana gelmektedir. Bunu ancak, hikmet deryasına dalanlar anlayabilir.”
Din
Reklam
“Bilmiş ol ki; altın, gümüş ve diğer servetleri sevmeyi gerektiren sebep ne ise câhın da sevilmesinin sebebi odur. Hattâ altın ile gümüş, miktar bakımından müsâvî oldukları zaman, altın tercîh edildiği gibi, câh ve mevki de servet üzerine tercîh edilirler. Çünkü altın ve gümüş, yenilip içilmediği ve giyilmediği için maddeleri bakımından diğer çakıl taşlarından farklı değildirler. Bunların sevilmesi, insanın bütün arzularını tatmîne vesîle olmaları yüzündendir. Câh da bunun gibidir. İnsanların gönüllerini fethetmek, bir netîce değildir. Ancak insan altın ve gümüş sâyesinde kendisine yarayışlı birçok netîcelere ulaşacağı gibi, gönülleri fethetmek sâyesinde de bütün arzularına kavuşabilir. Demek ki, her iki tarafta da sebep aynıdır. Sebepteki ortaklık, sevgide de ortaklığı gerektirir. Câhı mal üzerine tercîhi ise câhın maldan sevimli olduğu içindir.
Din
“Bilmiş ol ki; câh ve mal dünyanın iki direğidir. Malın mânâsı, kendilerinden istifâde edilen maddelere sâhip olmak. Câhın mânası ise gönülleri hürmetle kendisine rabtedip itâat ettirmektir. Zengin demek bütün arzu, istek ve maksatlarını yerine getirebilmek için altın ve gümüşe sâhip olan kimse demek olduğu gibi, câh (mevki ve mansıb) demek de, insanları, maksat ve arzularına hizmet ettirmek için, onların gönüllerine mâlik olmak demektir. Servet, çeşitli zirâat ve sanatla elde edildiği gibi, gönüller de çeşitli muâmelelerle teshîr edilir. Gönüller, muhtelif ilim ve îtikadlarla insanlara bağlanır. Bir gönül bir adamda bir kemâl vasfı bulunduğuna inandığı takdirde, ona ister istemez bağlanır.”
Din
“Bütün anlatmış olduğumuz bu eser ve haberler, şöhretin âfetini, kapalı kalmanın makbuliyetini sana anlatmıştır. Şöhretten maksat, insanların kalbinde mevkî sâhibi olmaktır. Mevkî sevgisi ise her kötülüğün başıdır. Şâyet peygamberlerin, Hulefâ-i Râşidîn ve dîn âlimlerinin şöhretinden daha büyük şöhret olur mu? Bunlar kapalı kalmanın fazîletini nasıl olur da kaybederler? dersen; Bilmiş ol ki; mezmûm olan, şöhret peşinde koşmaktır. Ama kulun bir dahli olmadan Allahu Teâlâ’nın teşhîri ile meşhur olması mezmûm değildir. Esâsında şöhrette fitne, zayıf irâdeli olanlar içindir. Yoksa kuvvetli irâdeye sâhip olanlar şöhrete kıymet vermezler. Zayıf irâdeli kimseler denize düşen ve yüzme bilmeyen zayıf irâdeli insanlar gibidir. Yanlarında daha başkaları da bulunduğu vakit, iyisi onların onu bilmemeleridir. Çünkü onlar, onu kurtarmaya koştukları vakit, onları da zayıflatır ve beraber batarlar. Fakat kuvvetli olanı etrâfındakiler bilmeli ki, o kendi kuvvetiyle onları da kurtarır ve mükâfat kazanır.”
Din
“Bir defa Hz. Ömer mescide girdiğinde Muaz b. Cebel’i Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in kabr-i şerîfi başında ağlar vaziyette gördü. Sebebini suâl edince Muaz, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in: Riyânın azı da şirktir. Allahu Teâlâ, bilinmeyen, gizli kalan müttakîleri sever. Onlar ki, yokluklarında aranmaz, varlıklarında bilinmezler. Onların kalpleri hidâyet nuru saçar. Her karanlık, tozlu yollardan bu sâyede kurtulurlar.” [150] buyurduğunu duymuştum da onun için ağlıyorum, dedi.”
Din
Reklam