“Şâyet mal olsun, mevkî olsun, her ikisinin temîninde de zorluk vardır. İnsana yakışan bunların hiç birini sevmemektir. Ancak yiyecek içecek ve tedâvi giderleri gibi zarûrî ihtiyaçlarını giderecek, menfaatini sağlayıp zararını önleyecek kadar mevkî ve servet edinmek kâfidir. Binâenaleyh bu kadarı sevilir. Çünkü sevgiliye ulaştıran her şey sevilir. Fakat fazlasını sevmeye lüzum yoktur. Hâlbuki insanın öyle acâyip bir hali var ki, dünyanın bütün servet ve hazînelerine sâhip olmak ister. Hattâ bir dere dolusu altını olsa, bunun iki olmasını ister. Ayrıca hiç gidip görmeyeceği yerlere kadar şöhretinin yayılmasını arzular. Bundan hiç bir fayda sağlamayacağı halde bunu sever. Böyle ne dünya, ne âhirette faydası dokunmayan bir sevgi peşinde koşmak ahmaklıktan başka ne olabilir? dersen;
Deriz ki: Evet doğrudur. Bu sevgi gönüllerde vardır. Bunun da iki sebebi olabilir. Birincisi, herkesin anlayabileceği şekilde açıktır. Fakat ikinci sebep, en mühim sebep olmakla beraber o kadar incedir ki, onu bayağı insanlar şöyle dursun, dahîler bile anlayamazlar. Çünkü bu sevgi, insan tabiatındaki çok gizli bir arzudan meydana gelmektedir. Bunu ancak, hikmet deryasına dalanlar anlayabilir.”