Seyfullah

Sana verilmeyeni sana lazım olmayan bil. Başkasında imrendiğin, sen de olmayanı; olsaydı felaket bil. Ne ki eksiğin, olsaydı; fazlalığın olurdu: Allah herkese layık olduğu cevheri verdi. Kedinin kanadı olsaydı, serçenin nesli tükenirdi.
Hayata Dair
Reklam
“Şâyet, “İnsanın gönlünde hocasının, arkadaşının, hükümdarının ve kendisi ile alâkalı zevâtın mevkî sâhibi olmasını arzu etmesi, her ne sûretle olursa olsun yoksa; muayyen bir hadde kadar mı bu mübâhtır?” der isen derim ki: Bu da üç şekilde olur. Bunların ikisi mübâh, biri mahzurludur. “Mahzûrlu olan, kendisinde olmayan bir vasıf ile kendisini onlara tanıtarak sevdirmeye çalışmasıdır. Bu da kendisinde bulunmayan, ilim, verâ ve nesep gibi hususlara sâhip olduğunu ve kendisini âlim, şüpheli şeylerden ictinâb eden göstermek sûretiyle sevgilerini kazanmaya çalışmaktır. Bu şekil sevgi temîni haramdır. Çünkü yalandır. Söz ve işi ile vaziyeti karıştırmaktır. Mübâhların birincisi: Kendisinde bulunan bir vasıfla mevkî talebinde bulunmaktır. Nitekim Allahu Teâlâ’nın: “(Yûsuf): Beni memleketin hazîneleri üzerine (memûr) et. Çünkü ben onları iyice korumaya muktedirim.” (Yûsuf sûresi, 12/55) âyet-i celîlesinde haber verdiği Yûsuf’un, kendisinin bilici ve koruyucu, yâni mâlî işlerde mahâreti olduğunu bildirerek hükümdarın kalbinde mevkî sâhibi olup, hazîne vekilliğine getirilmesini istemesi gibi. Hükümdarın buna ihtiyacı vardı. Yûsuf aleyhisselâm da bu hususta doğru söylemişti. Mübâhların ikincisi: Gözden düşmemesi için kusur ve günâhlarından birinin gizlenmesini istemesidir. Bu da mübâhtır. Çünkü kusur ve günâhları gizlemek câizdir. Adamın, gizli kusurlarını araştırıp açığa çıkarmak ve onu teşhîr etmek câiz değildir. Burada bir aldatma yoktur. Belki bilinmesinde fayda olmayan bir şeyi öğrenmenin yolunu kapamaktır. İçki içen kimsenin hükümdara: “İçki içmiyorum.” demesi gibi. Bu bir kusur değildir. “İçki içen kimsenin hükümdara: “İçki içmiyorum.” demesi gibi. Bu bir kusur değildir. Ancak: “Ben şüpheli şeylerden sakınırım, harama hiç yaklaşmam, verâ sâhibiyim.” derse, o zaman
Din
“Bir insan düşünelim: Bu adam, tuvaleti kazâ-ı hâceti için sevdiği gibi, kadını da şehvetini yerine getirmek için seviyor. Bu adam, kazâ-i hâcetini görür görmez yüznumarayı terk ettiği gibi, arzusunu temîn eder etmez kadını da terk eder. Fakat kadını yalnız şehvet için değil, kendine âşık olduğu için severse, şehvetini teskîn ettikten sonra da ondan ayrılmaz. İşte sevgi budur, yoksa evvelkisi sevgi değildir. Mal ve mevki de böyledir. Gayeye ulaşmak için bunları sevmek mezmûm değil, mezmûm olan, bunları zâtları için sevmektir. Fakat bu sevgi insanı yalana, hîleye ve günâh irtikâbına sevk etmedikçe, sâhibini fısk u isyân ile vasıflandırmaz. Ayrıca bu servet ve mevkîi ibâdet yolu ile de temîn etmeyecektir. Kendini âbid göstermek sûretiyle milleti soymayacak, ibâdetini dünya menfaatine âlet etmeyecektir. Zîra ibâdetle mal ve mevkî peşinde olmak, dîne karşı bir cinâyettir ve haramdır. İleride zikredeceğimiz gibi, yasak olan riyâ işte budur.”
Din
“Câh ve mevkî demek, gönülleri kendisine bağlayıp onlara hükmetmek demek olduğunu anladıktan sonra, servet sâhibi olmakta hüküm ne ise câh ve mevkîde de hüküm aynıdır. Çünkü o dünya varlığıdır. Servet gibi o da ölüm ile sona erecektir. Dünya ise âhiretin zirâatgâhıdır. Dünyanın bütün varlıklarından âhiret azığı almak mümkündür. Zarûret miktarı yemek içmek, giymek ve mesken ihtiyacını temîn için cüzî bir servete ihtiyaç olduğu gibi, insanlarla geçim sağlamak için, az da olsa mevkî sâhibi olmaya ihtiyaç vardır. İnsan yemekten müstağnî kalamayacağı için yemeği sevmesi veyâ yemeğini temîn edecek kadar serveti sevmesi câiz olduğu gibi, kendisine bakacak hizmetçiye, yardım edecek arkadaşa, yol gösterecek hocaya, zâlimin zulmünden kendini koruyacak hükümdara da ihtiyacı vardır. Bunun için kendisine bir hizmet edeninin bulunmasını, iyi bir arkadaşının olmasını, bir mürşidinin bulunmasını, kendini koruyacak kadar hükümdarın kalbinde kendisine karşı sevgisinin olmasını sevip arzu etmesi mezmûm değildir. Çünkü câh, maksada bir vesîle olmakta mal gibidir, aralarında fark yoktur. Ancak aranan şey, mal ve mevkîin kendi nazarında bizâtihî sevimli olmamalarıdır. Mal ve mevkî sevgisi, evde bir tuvalet yerinin bulunmasını sevmek gibi olmalıdır. Çünkü insan tabiatında buna ihtiyaç vardır. Fakat içine girdikten sonra da, bir an önce kurtulup çıkmayı ister. Bu, aslında tuvalet sevgisi değildir. İşte mal ve mevkî sevgisi de böyle olmalı, ihtiyacını temîn ettikten sonra ondan kurtulmak peşinde koşmalıdır. Sevilen, sevgiliye ulaştıran vâsıta değil, sevgilidir. Vâsıta, sevgiliye ulaştırmak için aranır. Vüsûlden sonra onun kıymeti kalmaz.”
Din
İkinci sebep ki, en kuvvetli sebeptir. Rûh bir emr-i Rabbanîdir. Nitekim âyet-i celîlede: Sana rûhtan sorarlar. De ki; rûh, Rabbimin bir emridir.” (İsrâ sûresi, 17/85) buyrulmuştur. Rabbânî olması, îzah ve şerhine müsâade edilmeyen mükâşefe ilminin sırlarından olması cihetindendir. Zîra Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) bunu açıklamamıştır. Fakat sen bunu bilmeden önce şunu bilmen lâzım ki: kalbinin yemek, giymek ve münâsebet gibi hayvanî sıfatlara; dövmek, eziyet etmek ve öldürmek gibi yırtıcı hayvan sıfatlarına; hîle, aldatma ve teşvîk gibi şeytanî sıfatlara; kibirlenmek, böbürlenmek, yükselmek ve üstünlük taslama gibi rubûbiyet vasıflarına meyli vardır. Zîra kalp tafsîlâtı uzun zaman alan muhtelif asıllardan terekküp etmiştir. Kendisinde emr-i Rabbânî bulunduğu için, tabîatıyla rubûbiyeti sever
Din
Reklam