“Câh ve mevkî demek, gönülleri kendisine bağlayıp onlara hükmetmek demek olduğunu anladıktan sonra, servet sâhibi olmakta hüküm ne ise câh ve mevkîde de hüküm aynıdır. Çünkü o dünya varlığıdır. Servet gibi o da ölüm ile sona erecektir. Dünya ise âhiretin zirâatgâhıdır. Dünyanın bütün varlıklarından âhiret azığı almak mümkündür. Zarûret miktarı yemek içmek, giymek ve mesken ihtiyacını temîn için cüzî bir servete ihtiyaç olduğu gibi, insanlarla geçim sağlamak için, az da olsa mevkî sâhibi olmaya ihtiyaç vardır.
İnsan yemekten müstağnî kalamayacağı için yemeği sevmesi veyâ yemeğini temîn edecek kadar serveti sevmesi câiz olduğu gibi, kendisine bakacak hizmetçiye, yardım edecek arkadaşa, yol gösterecek hocaya, zâlimin zulmünden kendini koruyacak hükümdara da ihtiyacı vardır. Bunun için kendisine bir hizmet edeninin bulunmasını, iyi bir arkadaşının olmasını, bir mürşidinin bulunmasını, kendini koruyacak kadar hükümdarın kalbinde kendisine karşı sevgisinin olmasını sevip arzu etmesi mezmûm değildir.
Çünkü câh, maksada bir vesîle olmakta mal gibidir, aralarında fark yoktur. Ancak aranan şey, mal ve mevkîin kendi nazarında bizâtihî sevimli olmamalarıdır. Mal ve mevkî sevgisi, evde bir tuvalet yerinin bulunmasını sevmek gibi olmalıdır. Çünkü insan tabiatında buna ihtiyaç vardır. Fakat içine girdikten sonra da, bir an önce kurtulup çıkmayı ister. Bu, aslında tuvalet sevgisi değildir. İşte mal ve mevkî sevgisi de böyle olmalı, ihtiyacını temîn ettikten sonra ondan kurtulmak peşinde koşmalıdır. Sevilen, sevgiliye ulaştıran vâsıta değil, sevgilidir. Vâsıta, sevgiliye ulaştırmak için aranır. Vüsûlden sonra onun kıymeti kalmaz.”