Memleketi taksim mi ederlermiş ? Memleketin zaten neresi benim ? Ereğli'de kömür Fransız ! Haydarpaşa'da demir Alman ! Yalnız Yemen'de dökülen kan Türk ! Üstünde ölüp altında gömülecek kadar bir toprak; bu mu memleket !
Yapmadığımız kötülüklerden utanç duymak!
"6-7 Eylül Olayları'ndan bir gün sonra babam beni de aldı, Taksim'e gittik. Bana bir şeyler anlatmak mı istiyordu, yalnız başına gitmeyi gözü yememiş miydi, bilemiyorum. O korkunç manzarayı, Taksim'in hâlini; yanmış, ters çevrilmiş otomobilleri, sokaklara yayılmış kırık dökük malları, top top kumaşları, ara sokaklardaki talan edilmiş, camları kırılmış, yakılıp yıkılmış evleri görünce, zaten yüksek tansiyonu olan babam birden fenalaştı. Manzara gerçekten de korkunçtu. Ben de hiç unutmadım. On beş yaşında bile yoktum o sıralarda ama çok utandığımı hatırlıyorum. Şimdi de zaman zaman, hani kendi yapmadığımız işlerden, sorumlu olmadığımız kötülüklerden utanç duyuyoruz ya, onun gibi."
Sayfa 54 - Can·Kitabı okuyor
Alıntı
Reklam
Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur.
Sayfa 14 - Ötüken
... insan iyi kitaplara kavuştuktan sonra, alelade kimselerin sözlerine karşı müşkülpesent davranır oluyor. Bir Shakespeare, elbette ki, herkesten daha ziyade alaka çekiyor, o etrafımızdakilerden pek daha mühim olduğu halde, biz eserlerini okumayı hala bitiremediğimizi duşünüyor ve hele ecdattan kalma mukaddes mirasın her şubesinden şuuruna payını aldıktan sonra, çok kere kendini bir nevi musiki ile -zengin demek istemiyorum fakat- tok, olgun, dolgun buluyor. Fikrin ve ruhun bu servetini bilhassa duyuran -içinde şiirimizde muhalif hiçbir rüzgârın esmedigi- yalnızlık ve sükûn nefis oluyor. Sükûta erdiğimiz zaman musikimizi dinliyoruz. Kitapların iyileri ve ruhumuzda takdis ettiğimiz faziletler, insanları daha zor beğenmeye bizi mecbur ediyor. İnsan artık vaktini yabancılara karşı müdafaa etmek sevdasına düşüyor. Tecrübenin bize verdiği olgunluk, yemek, yürümek, dinlenmek ve uyumak gibi mühim işlerden arta kalan bütün vaktimizi ancak aşkımız ve vazife arasında taksim etmeyi amir oluyor. Size kıymet verebileceğiniz bir haberi değil, ancak kendi taşıdığı boşluğu getiren bir insana, yani insanların çoğuna rast geldiniz mi, "Siz daha ağzınızı açmadan ben ne söyleyebileceğinizi biliyorum!"diyerek kaçmak arzusu duyuyorsunuz.
Merkezî otoritenin sarsıldığı dönemde, Osmanlı idaresindeki bozuklukları bize en yetkili bir biçimde yansıtan kaynak, hiç süphesiz, adâletnâme'lerdir. Adâletnâme, devlet otoritesini temsil edenlerin, reâyaya karşı bu otoriteyi kötüye kullanmalarını, kanûn, hak ve adâlete aykırı tutumlarını; olağanüstü önlemlerle yasaklayan beyannâme şeklinde pâdişah hükümleridir. Anadolu Beylerbeyine, sancak beylerine ve kadılara 1595'te III. Mehmed'in cülûsunda gönderilmiş olan adâletnâme, ilk defa imparatorluğun içine düşmüş olduğu kargaşayı ve yaygın hale gelmiş yolsuzlukları, alışılmamış bir dille ifade eden ve aykırı hareket eden görevlileri şiddetli cezalarla tehdit eden bir adâletnâmedir. Bu adâletnâmede, I. Süleyman dönemi kanûnlarının çiğnendiği, kanûna aykırı birtakım "bid'at"lerle reâyadan alınan resim ve vergilerin ziyadesiyle artırıldığı, genel bir şekilde belirtildikten sonra başlıca yolsuzluklar şöyle sıralanmaktadır: 1. Vezirler, beylerbeyiler, onların vilâyetlerdeki ajanları olan voyvodalar, sancak beyleri, subaşılar, evkaf ve emlâki idare edenler, saray gözdelerine verilmiş köylerdeki kâhyalar, vergi toplayan emînler ve mültezimler, kadı nâipleri sık sık, 10 veya 15 atlı ile vilâyete devre çıkmakta, her indikleri köyde reâyaya kendilerini ve hayvanlarını bedava besletmekte, yetkilerini aşarak fazladan para toplamaktadırlar. 2. Vilâyetin güvenliğinden en çok sorumlu olan sancak beyleri ve subaşılar, eşkiyayı yakalayacakları yerde onlarla ortak olmaktadırlar. 3. Vilâyetlerdeki pâdişah kapıkulları veya bu adı takınmış olan bazı kimseler, gruplar halinde köy ve kasabalar üzerine gidip reâyayı soymakta, onların kaçıp dağılmalarına sebep olmaktadırlar. Adâletnâme, reâyanın bu zulümler yüzünden köylerini bırakıp dağılmış bulundukları noktasını vurgulamaktadır. Bu adâletnâme,
Sayfa 324 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Bereket versin şapka veya elbise renkleriyle beraber değişen gözlük modası yok. ...Artık işin yoksa kırmızı elbiseye kırmızı gözlük, sarı tayyöre sarı gözlük, fıstıkîye fıstıkî gözlük ara dur!
Sayfa 99·Kitabı okudu
Reklam
Reklam