"Bugün şirketler ve kurumlar bizden sadece emeğimizi değil, duygularımızı da talep ediyor. 'Pozitif ol', 'gülümse', 'uyumlu görün' baskısı, insanı kendi sahici duygularına yabancılaştırıyor. Bu yapay nezaket dayatması, arkasında devasa bir öfke ve kabalık dalgası biriktiriyor."
“Güven,” “karşılıklı sorumluluk,” “bağlılık,” gibi kelimelerin tam amı “komüniteryanizm” [cemaatçilik] denen hareket tarafından sahiplenilmiştir. Bu hareket ahlâki standartlari güçlendirmeye çalışır, kişiden başkalari için özveride bulunmasını talep eder ve insanın ortak ilkelere uyması durumunda, tek başına yaşayamayacağı bir karşılıklı güç ve duygusal tatmin hissi yaşayacağını vaat eder. Komüniteryanizmin güven ve bağlılığı sahiplenme biçimi bana göre epey sorunlu; bu hareket yanlış yere bir cemaatin gücünün kaynağının birlik duygusu olduğunu savunuyor ve yine yanlış biçimde, cemaatin içinde çelişkiler belirdiği zaman sosyal bağların tehlikeye düşeceğini düşünüyor.
İlk defa Hz. Osman’ın (r.a) şehit edilişiyle (35/656) başlayan fitne ve kargaşa sürecinde ortaya çıktığı görülen “Şîa” tâbiri, —o dönemde henüz kitlesel itikadî ayrışmalar söz konusu olmadığı için— sözlük anlamıyla; Hz. Osman’ın (r.a) kanını talep eden “Osman taraftarları” ile onların karşısında Hz. Ali’nin (r.a) yanında yer alan “Ali taraftarları” tarzındaki gruplaşmaları anlatmak üzere (“Şîatü Osman” ve “Şîatü Ali” ... tarzında) kullanılmıştır.
“Şîa” tâbirinin —İmâmiyye’nin kastettiği anlamda— ıstılaha dönüşerek “belli bir siyasî-itikadî fırka”yı anlatmak üzere kullanılması ise —her ne kadar İmâmiyye tarafından aksi iddia edilse de— tarihî gelişmelerin de gösterdiği gibi daha sonraki dönemlere rastlar. Zira Şîa’nın temel itikad ilkelerinden biri olan “imâmet”, tarihî gelişmelere paralel olarak birbirini izleyen/besleyen süreçler içinde aşama aşama teşekkül etmiş ve çok daha geç dönemlerde İmâmiyye’nin benimsediği muhtevayı kazanmıştır.
Müellif bize kitabını takdim ederken; bir yolculuğa çıktığını, Hint diyarında muhtelif yerleri ziyaret ettiğini ve kendisini ziyarete gelenlerle muhtelif temaslarda bulunduğunu söylüyor. Bu çerçevede Peşaver’deki Şiîler tarafından Peşaver’e davet edildiğini ve kendisinin oraya geldiğini duyan bölgedeki Sünnî âlimlerin kendisiyle görüşmeyi talep ettiklerini ifade ediyor. Kendisini ziyarete gelenlerin, Hâfız Muhammed Râşid, Şeyh Abdüsselâm, Seyyid Abdülhayy ve oradaki Sünnî ulemânın büyüklerinden bir grup olduğunu söylüyorsa da¹⁸ bu zâtların kim olduğunu, ilimdeki seviyelerini münazara ilerledikçe az-çok anlayabiliyoruz. Bu zâtlarla yapılan (...) münazaranın –ileride göreceğimiz gibi– mâhiyeti, müellifin söylediklerinin sıhhati, bu müzevver kitabın yazılış gayesine hizmet etmesinden başka bir şeyle telif edilemez.
Birkaç gece devam eden bu münazarayı, orada bulunan ve hızlı yazı yazan bazı Hintli gazete muhabirlerinin o akşamki oturumda konuşulanları anında kayda geçirdiği ve ertesi günkü gazetelere bu kayıtları yetiştirerek neşrettiğini ifade eden müellif, Peşaver Geceleri’ni de bu kayıtlardan toplayarak neşre hazırladığını söylüyor.
Yüce nifak (kürenin) uzuvlarında palazlandığında,
Öne çıktı makamını (talep etmek için) zaman dolduğunda,
Ulu bir antlaşmayla sabitlenmişti sırayla (hükmetmemleri)
Nagel, son kitabı Secular Philosophy and the Religious Temperament'ta bunu şöyle ifade eder: "Varoluş muazzam bir şeydir ve günlük yaşam, ne kadar zaruri olsa da varoluşa yetersiz bir yanıt, bilincin bir başarısızlığı gibi görünmektedir. Kulağa ne kadar acımasızca gelse de dinî mizaç salt insanî bir yaşamı yetersiz, varoluşumuzun koşullarına karşı kısmî bir körlük ya da bu koşulların reddi olarak görür. Daha kuşatıcı bir şey talep eder ancak bunun ne olabileceğini bilmeksizin."