Çark dönmeye, az evvel olduğu yere varmaya, tekerrür ettikçe etmeye devam ediyordu. Bu çarkın su değirmeninden tek farkı, derede değil bataklıkta dönmesiydi. Yarı çürümüş hayvanlarla dolu, kokuşmuş bir bataklıkta...Cemil, bu çürümeye yüz tutmuş hayvanlardan biriydi. Verdiği her nefes, çürümüş uzuvlarının esansı niteliğindeydi. Bu durumdan kurtulması için çarkı durdurması yeterliydi. Ama o, bu fikri gerçekleştirmek niyetinde değildi. Bataklık onu her çırpınışında yavaş yavaş içine çekiyor, adeta soluk almasını istemiyordu. Hiç kıpırdamadan ölmeyi beklemek onun yegane kaderiydi. Cemil, kendinin bu kokuşmuş bataklıkla cezalandırdığını düşünüyordu. Suçunu kendi dahi bilmiyordu fakat onu asmak isteyen çoktu. Çok dil dökmüştü suratsızlara ama nafile. Artık kabullenmekten başka şansı kalmamıştı. Umut adına bir tohum dahi yoktu onda. Kader onun için çoktan örmüştü ağını. En azından Cemil böyle düşünüyordu. Onu, bu kabullenişinde mutmain eden tek şey bağımlılıklarıydı. O, yaşamaya bağımlıydı, ama bunun henüz farkında değildi
****
Cemil, sekiz saatlik anlamsız ve bir o kadar da yorucu işinden sonra hücresine çekilmişti. O, bir odalı evine hücre demeyi yeğlerdi. Dört duvarlı, basık, rutubetten ve sızıntıdan sararmış, sessiz çığlıkların yükseldiği, kelimenin tam anlamıyla hücreydi onun evi. Dünyanın bunaltıcı ve bir o kadar tiksindirici gürültüsünden kaçabileceği tek yer, yine dünyada olan eviydi. Basık duvarların verdiği sıkışıklık hissi Cemile güven veriyor, onu rahatlatıyordu. Tabi bu rahatlıktaki en büyük pay, onun biricik bağımlılıklarıydı. Bu kasvetli, kan emici dünyada onun tek yaşam garantisi bağımlılıklarıydı. Eğer kafasındaki et parçasını uyutamazsa intihar etmeyi bile düşünebilirdi.