Zen öğretisini batıya anlatmada başarısız olan bir kitap. Zen öğretisinin kalıplara sıkıştırılmış hali. Kitabın gerçek ismi "Cinsellikte Zen" olması gerekiyordu
René Guénon, Fransız ve Katolik bir ailenin çocuğu olup okültizmden mason localarına kadar ismi birçok yerde geçen bir düşünürdür. Ona göre hakikat, yalnızca akıl ve deneyle değil, dinlerin batınî boyutları aracılığıyla kavranabilir. Bu nedenle tasavvuf, Hinduizm ve Taoizm gibi geleneksel öğretileri incelemiş ve bunlar arasında ortak bir öz bulunduğunu ileri sürmüştür. Görüşleri gelenekselcilik çerçevesinde şekillenir. Tasavvuf üzerine yazılar yazması ve Mısır’da Şazeliyye tarikatıyla tanışması, onun Müslüman olup Abdülvâhid Yahyâ adını almasına vesile olmuştur. Onun en olgun eserlerini verdiği dönemlere denk gelen İslam Ezoterizmi ve Taoculuk adlı kitabı, İslamiyet’i kabul etmesine rağmen spiritüel konulardan tamamen kopmadığının göstergesidir.
René Guénon, bu çalışmasında modern dünyanın beraberinde getirdiği felsefi ve ahlaki görececiliği (relativizm) eleştirmeyi ve geleneksel medeniyetlerin özündeki birliği ortaya koymayı amaçlamıştır.
Kitap oldukça analitik ve teorik bir zeminde ilerler. Guénon, okültizmde de görülen zahir ve batın kavramlarını İslamiyet’teki şeriat ve hakikat kavramlarıyla bağdaştırır ve İslam doktrininde bu ikisinin açık bir şekilde ayrıldığını savunur. Bu ayrımın keyfi bir yoruma değil, tabiatla ilgili bir hakikate dayandığını söyler. Şeriat, din ile ilişkili her şeyi kapsayan bir kabuk gibiyken; hakikat, bir çemberin merkezi gibi şeriatı var eden ve anlamlı kılan marifettir. Yolcu olan kişi fail konumundadır. Bunu anlayan, seyr u sülûk geleneğini de anlamış olur. Batın ilmi yalnızca hakikati değil, tarikati yani oraya ulaşan yolu da içerir. Tasavvufta yollar çoktur ama gaye birdir. Kul bu yolda ilerledikçe kendi sıfatlarını kaybeder ve geride Allah’ın sıfatları kalır. Sufilik ise sufi ile Allah arasında bir sırdır; bu yüzden tasavvufla
Bilim kurgu türünün göz bebeği kadın yazar Ursula Le Guin (2018) tarafından 1974 yılında yayımlanmış bir eser Mülksüzler. Kendisini feminist-anarşist diye tanımlamak çok basit kalır zannımca. Birçok eseri Türkçe'ye çevrilmiş ve bu türe ilgi duyuyorsanız zaten kitaplarından birini mutlaka edinmişsinizdir. Ben halihazırda 'Karanlığın Sol Eli' kitabını okuyorum ve mutlaka onu da okumanızı öneririm. Mülksüzler'e dönersek;
Diyalektik Ütopya: İdeal toplum tasarımını, değişimin ve gelişimin itici gücü olan diyalektik yöntemle ele alır, yani toplumsal çelişkileri (tez-antitez) çözümleyerek daha ileri ve ideal toplumsal aşamaya ulaşmayı hedefler. Ursula da bu kitapta iki farklı düzene sahip gezegenin artı eksilerini sunarak her ikisini de eleştirerek ideal bir dünya nasıl olmalıdır ya da nasıl olmamalıdırı arıyor.
*Spoiler içerir*
İki gezegen: Anarres (Anarşist) ve Urras (kapitalist-emperyalist)
Urras'tan 200 yıl önce pasif bir başkaldırı ile Odo önderliğinde Anarres'e göç eden bir halk. Odoculuk felsefesini sürdürüyorlar. Karşılıklı yardımlaşmaya, eşitliğe, ortak mülkiyete dayalı bir toplum düzeni hakim Anarres'te. Zor iklim şartları, kıtlık, kuraklık ile baş etmeye çalışıyorlar. Hiçbir şeye sahip değilsiniz burada. Eviniz, lambanız, arabanız, aileniz, çocuğunuza bile. Serbestlik ve mülkiyetsizlik hakim.
Roman boyunca özgürlük, paylaşım, mülksüzlük, sahipsizlik, tüketim, dönüşüm gibi söylemler sorgulanmakta.
1960'ların devrimci ruhunu yansıtıyor roman. Gezegen isimleri bile USA-SSCB'ye göndermede bulunuyor. Kapitalist düzen eleştiriliyor. Kitabın türüne bilim kurgu desek de hem politik hem distopik hem ütopik edebiyatı kucaklıyor.
Ana kahramanımız fizikçi Shevek karakterini Oppenheimer'den esinlenmiş yazar. Kitapta sembolik çok şey var, mesela duvar. Berlin Duvarı
MülksüzlerUrsula K. Le Guin · Metis Yayınları · 202215,6bin okunma
Kitabın adının “Çay Kitabı” olması yanıltmasın. Bu kitapta çayın tarihi gelişiminden ziyade, çaydan yola çıkarak felsefi düşüncelere değiniliyor.
7 bölümden meydana geliyor. Her bir bölümde, bolca Taoculuk anlatısı bulunuyor ve Taoizmin sanat ile ilişkisi, sanattaki sadelikle bağıntısı ve sanatın da çay seremonilerine yansıma biçimini okuyoruz.
Yazar çayın sadeliğindeki güzelliği anlatmakla başlıyor işe. Birçok noktada Batı ülkelerinin kültürünü yererek, Doğu kültürünün üstünlüğüne değiniyor ve özellikle Japonların, milli benliklerini korumaları gerektiği düşüncesine sıkıca bağlılık gösteriyor.
Okakura Kakuzo zaten bu yöndeki çalışmaları ile ünlü bir şahsiyet. Asya’da, onu Batıdan ayıran bir milli birlik ve hakiki bir şahsiyet görmekte. Milli duyguları oldukça yüksek bir vatandaş.
Çayın anlatımına Tang hanedanından Çinli bir yazar olan Luwuh ile başlanıyor ve Rikyu ile sona eriyor. Kendisi aynı zamanda ilk çay odasının da sahibi.
Kitapta en sevdiğim anlatıya değineceğim.
Song Hanedanı’nın “Sirke Gurmesi” hikayesi kesinlikle en beğendiğim oldu.
Bu hikayeye göre, yaşamın simgesi olan bir sirke kavanozu Şakyamuni, Konfüçyüs ve Lao Tzu’nun önüne konur. Her biri parmağını sirkeye bandırmak suretiyle tadına bakarlar. Şakyamuni sirkenin acı, Konfüçyüs ekşi, Lao Tzu ise tatlı olduğunu söyler. Anlatıya göre bu, üç ismin yaşam görüşlerini temsil etmektedir. (Sırasıyla Budizm, Konfüçyüsçülük ve Taoizm)
Kitapta özellikle Taoculuk ve Zen Budizmi üzerinde duruluyor.
Zen Budizmini en son, Tsurune adlı animeyi izlerken; kyūdoyu (Japon okçuluk sanatı) araştırdığımda okumuş idim. Bu anlamamı kolaylaştırdı diyebilirim.
Kyūdo her ne kadar bir okla hedefi vurmak temelinde görünse de, felsefesi Zen Budizmine dayanmaktadır. Zen Budizmi, meditasyon yöntemi ile insanın ruhunun özünü bulmasını
Çay KitabıOkakura Kakuzo · Tokyo Manga Yayınevi · 2024601 okunma
İlk inceleme yazımla herkese merhaba :) Son zamanlarda, en sevdiğim yazarlardan biri olan Ursula K. Le Guin’in yorumladığı, 2500 yıllık bir geçmişe sahip olan ‘Tao Te Ching’i okudum ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Kitaba konu olan Taoculuk için, temeli Antik Çin’e dayanan bir inanç ve öğreti sistemi diyebiliriz. Kitap genel olarak ‘yol’ adı verilen ve doğa ile bütüncül bir inanç sistemi üzerine kurulu olan öğretilerden oluşuyor. Taoculuk bize doğanın her şeye hakim olduğunu ve kendimizi akışa bırakıp, eylemsizliği gerçekleştirdiğimiz zaman hiçbir şeye gerek duymayacağımızı, bir nevi nirvanaya ulaşacağımızı şiirsel bir dille aktarıyor.
Kitapla ilgili eleştirilerime gelecek olursak, çeviri dili genel olarak yalın olmasına rağmen, anlam bütünlüğü olarak kitapta beni zorlayan yerler oldu. Bunun sebeplerinden biri tabi ki çok eski bir kaynağa ait olması; bir diğeri ise kitabın Çince aslından Çince bilmeyen biri tarafından İngilizce’ye çevrilip, daha sonra yine Türkçe’ye çevrilmiş olması. Bu da muhtemelen, çeviri kaynaklı olarak anlamın aslından daha da uzaklaşmasına sebep olmuştur. Kitaptaki önsözde bu sorundan detaylıca bahsedilmiş. Bunları göz ardı ettiğimizde ise, böyle büyük bir eserin günümüze kadar ulaşmasının ve bu eseri okuyabiliyor olmamızın bile bizim için büyük bir şans olduğunu söyleyebiliriz :)
Kitapla ilgili en büyük eleştirime gelecek olursak; Ursula K. Le Guin’in daha çok çeviriyle ilgili baz aldığı noktaları bize anlatmak istemesi olmuş. Bunun güzel bir detay olduğunu düşünüyorum, fakat yazar genel olarak metinde ne aktarılmak istendiğiyle ilgili biz okurları çok fazla aydınlatmamış. Okuyup da “Burada acaba ne demek istemiş?” dediğim ya da dizeleri birbiriyle bağdaştıramadığım, ikilemde kaldığım çok fazla yer oldu. Bunun dışında kitapta
Bu kitabı 10 yıl önce okumuştum. Yine okudum. O kadar "besleyici" bir romandı ki üzerine başka roman okuyamam demiştim, okuyamadım. Döndüm yine seni okudum. Bilmem sayılır mı? Seni seninle aldattım sayın Morgan!
Yer yer uzak doğu mistisizmi, Taoculuk ve Budizm öğeleri bulunan, yerli kabile içinde metropol insanının bir düşünsel yolculuğu denebilir kitabın konusu için. Lisans döneminde okuduğum bu kitaptan sonra Konfüçyüs, Dalai Lama okumaya fırsat bularak bu kitabı düşünsel metinlerle destekleyip sindirebildiğime ve enformasyona dönüştürdüğüme göre üzerine başka bir roman okuyabilirim sorun değil. Ama benim için yeri yine ayrı kalacak.