İlk olarak kitabın konusu biraz ilgimi çektiğinden okumaya karar vermiştim ama okumasaydım da olurmuş diyebilirim. 2 puan vermemin sebebi de kitabın akıp gitmesinden kaynaklı bir puan daha verdim yoksa 1 verirdim
Okursanız bir şey kaybetmezsiniz çerezlik bir kitap eğer sinirleriniz bozulsun istiyorsanız okuyabilirsiniz zira okurken sinirlerimi bozduğunu söyleyebilirim.
Neyse
Konusuna gelirsek eğer ana karakterimize bir mektup geliyor (kitap direkt konuya giriyor) ve bu mektupta prensin eş seçimi için aday olabileceğini öğreniyoruz şimdi burda aslında mektup göndermeleri de saçma geldi bana televizyon ve telefonlar var kitapta mektup ne alaka? Neyse çok detaya girmeden devam ediyorum.
İşte sonrasında kız gitmek istemiyor. Bu kızın bir tane sevgilisi var ve o da diyor ki git gitmen daha mantıklı olur?? Burası ne alaka falan olmuştum. sonrasında başka gece geldiğinde (bu arada kız karakter 16 yaşındaydı sevgilisi kaç yaşında bilmiyorum) kız evlenelim beraber yaşayalım diyor çocukta diyor ki para sıkıntı olur ki bana mantıklı geldi sonra kız diyor ki para sıkıntı olmaz ben seni böyle de seviyorum?? Bunlar ayrılıyor sevgilisi gururlu davrandığından ve iletişim kopukluğu oldu bence birbirlerine karşı dürüst olabilirlerdi planlarından bahsedebilirlerdi ama yok illa gurur ve kız bir iki gece ağladı o kadar sonrasında sanki hiç sevgilisi yokmuş gibi davranıyordu ama sözde öyle hissediyormuş yazar yazınca anladım onu da! Neyse çok saptım sonuç olarak prensin eş seçim töreni sanırım ona katılıyor ve tabiki de seçiliyor ( her ne kadar kız karakter kendisinin seçilmesinin imkanı olmadığını söylese bile!) Ve toplamda 35 kişi seçiliyor bu arada. 35 kız prensin baştan çıkartıp prenste ona uygun olan eşi seçimine dayalı bir roman tüm olay bu ( tabi kitap içerisinde biraz tarih
Bu kitapta kendimi ne kadar acımasızca eleştirdiğimi ve kendime hiç şefkat göstermediğimi fark ettim. Oysa insan kendine de başkalarına gösterdiği şefkati göstermelidir. Kitaptan alıntılar:
"Öz şefkat, kişinin kendisi için sağlık ve esenlik istemesidir ve kişiyi pasiflikten ziyade, proaktif davranışla durumunu daha iyi hale getirmeye götürür. Ayrıca öz şefkat, benim sorunlarımın sizinkinden daha önemli olduğunu düşündüğüm anlamına gelmez; bu sadece benim sorunlarımın da önemli ve ilgilenilmeye değer olduğunu düşündüğüm anlamına gelir."
"Her zaman yüksek bir öz güvene sahip olamazsınız, hayatınız kusurlu ve mükemmellikten uzak olmaya devam edecektir. İyi ve kötü zamanlarda, ister çok mutlu olduğunuzda, ister diğerlerine göre daha kötü bir durumda olduğunuzda, öz şefkat size devam etmeniz ve daha iyi bir yerde olmanız için yardımcı olacaktır. Ömür boyu süren öz eleştiri alışkanlığını kırmak için çalışmak gerekir, ancak nihayetinde sizden sadece rahatlamanız, yaşamın olduğu gibi olmasına izin vermeniz ve kalbinizi kendinize açmanız istenir. Bu, düşündüğünüzden daha kolaydır ve hayatınızı değiştirebilir."
"Küçümsemek yerine kendimizle nazik bir ilişki kurmak pek çok açıdan fayda sağlar. Doğuştan gelen kişiliğimiz, vücut tipimiz, sağlığımız, duruma bağlı olarak iyi ya da kötü olan talihimiz gibi özellikler üzerinde pek de kontrole sahip değilizdir. Ancak daha az acı çekmek adına yapabileceğimiz şey, sınırlarımızla yüzleşirken kendimize karşı nazik olmaktan vazgeçmemektir."
"Duygusal ıstırabımız işlerin olduğundan farklı olması arzumuzdan kaynaklanır. Şu anda ne olduğu gerçeğine ne kadar direnirsek, o kadar acı çekeriz. Acı, gaz halindeki bir madde gibidir. Onun orada özgürce olmasına izin verirseniz, sonunda kendi kendine dağılacaktır. Fakat acıya karşı savaşır ve
Öz ŞefkatKristin Neff · Diyojen Yayıncılık · 2021450 okunma
atla’ya bayılırım ama… aang ve katara… “tatlım”… olmamış ya. başka yorum yapasım bile gelmiyor o kadar kitlendim ki şu çifte. ikinci cilde geçer miyim emin degilim.
Başka bir evrende, en güzel halinle...
Yaktın beni Jake, ya da George, veya Jimla artık her kimsen...
İnsan çoğunluğun iyiliği için nelerden vazgeçebilir, kendi mutluluğumuzu feda etmek çoğunluğun iyiliği için mantıklı evet ama o duruma düşmeden buna sadece mantık çerçevesinden bakabilir miyiz?
O duruma düştüğümüzde acaba ne hissederiz?
Üzerine düşünülmesi gereken şey bir trenin geçeceği iki raydan birinde tek kişi, diğerinde 5 kişi varsa mantıklı olarak tek kişinin olduğu yöne treni yönlendirmemizdir belki, ama o tek kişi ya hayatımızın aşkıysa, ya bizzat kendimizsek?
Başlarda kafası karışık ve amatör bir bilim kurgu yazarının konuya nasıl başlayacağını bilemediğini hissettim ne yalan söyleyeyim, senden şüphe ettiğim için üzgünüm King.
12 Kızgın adam, ki kendisini gelmiş geçmiş en iyi film olarak görürüm ve yine "O" kitabından alınan enstantanelerle beni tavlamayı başardı... Sevdiğim şeylerden bahsedilince çabuk tav oluyorum maalesef.
Giriş kısmındaki "benim gözyaşım yok, hiç ağlamam" temalı paragraflar beni bu kitabın sonuna hazırlamıştı aslında ama yine de... Eh, engel olamadım kendime diyelim. Bile bile lades.
Duygusuz görünmeye çalışmanın da bir yük oluşunu çok güzel ifade etmişti Jake, ve haklıydı.
Başlarda hiç aksiyon olmasa da baş karakter ve yan karakterler öylesine güzel işlenmiş ve tadında bir geçmişle taçlandırılmıştı ki her birine bağlanmak kaçınılmazdı, böyle kitapları elinizden düşürmek zor.
Geçmişteki yankılar, iç içe geçen isim ve soy isimler, yer isimleri vb. bir noktada beni bile korkunç şüphelere düşürdü, acaba o onun kızı mı, o onun akrabası mı gibisinden. Ama sonlara geldikçe "okay okay, benim açımdan bütün parçalar yerine oturdu sizler devam edebilirsiniz" oldum biraz.
Irk çatışmaları ve o dönemsel durum kurguya öyle güzel yedirilmişti
#Okudukbitti
#Ortakokuma
Kitabın adı: Uyuyan Güzel
Yazarı: L. P. SICARD
Yayınevi: Dokuz Yayınları
Sayfa sayısı: 240
Türü: Karanlık korku, Retelling (yeniden anlatım)
"Yorum; kitabı birlikte okuduğumuz canım TC Zeynep K. Ozcanli 'ya aittir. Çok keyifli bir okuma oldu. Teşekkür ederim tatlım "
"Ormana girmesine sakın izin vermeyin. Onun kanı asla geçmişe karışmamalı."
️ Bir masalı anlatmanın onlarca, yüzlerce hatta milyonlarca yolu vardır. Hangi yolu seçip anlatacağı konusunda karar vermek yazarlara, anlatıcılara düşer. Bu masal kitabında ise hikâye şöyle anlatılıyor:
️O, aslında ölmeliydi ve hiç doğmamalıydı. Ama doğdu... Bir başkasının anıları ve hayatına sahip olarak. Ve bu işte katkısı olanların yardımıyla. Onlar kendi bencilliklerine yenilerek bir 'insan' yarattılar.
️Onun da duyguları ve hayatı olacaktı. Bu fırsatı ona sunuyormuş gibi görünenler, doğumundan gelişimine kadar ilerleyen zaman içerisinde Ona aslında bilmediği ve öğrenemediği bir yaşamı verdiler.
️Öyleyse, sırf kendimizi mutlu etmek adına ölecek olan bir yaşamı yeniden hayata getirmeye değer miydi? Bazen aldığımız kararlar hem kaderimizi hem de sevdiklerimizin kaderini değiştirip derin yaralar açmaya vesile olur. Sevgili arkadaşım TC Arzu Ortaören ile okuduğumuz bu hikayede de böyle bir konuya değiniliyor.
--- O bir 'Uyuyan Güzel' di. İçinde uyanmaya çalışan tuhaf bir şeyler vardı.
️Yayınevinden okuduğumuz ilk kitaptı. Geçtiğimiz Ankara kitap fuarında birbirimizi kandırarak aldığımız bu kitabı çok kısa sürede ve elimizden bırakamayarak okuduk.
Hoşumuza giden #alıntılar
Sayfa 117: Kimse karanlığın içinde hapsolmuş güzelliği görmek istemiyor. Kimse anlamak istemiyor.
Sayfa 118: Zavallı anne. Keşke tüm eşyaların, tüm nesnelerin bir hafızası olduğunu bilseydi...
Sayfa 130: Kendini tedavi etmek
Uyuyan GüzelLouis-Pier Sicard · Dokuz Yayınları · 202673 okunma
Çürümenin Estetiği....
Bazı figürler toplumun entelektüel çölleşmesinin, estetik yoksulluğunun ve manevi iflasının en net aynasıdırlar. Karşımızda duran Sevda Türküsev portresi, bir fikir insanı ya da bir yazarın çok ötesinde; kutuplaşmadan beslenen, hınçtan (ressentiment) güç alan ve "değerleri" birer ticari mal gibi pazar tezgahına süren modern bir illüzyondur.
Bir yazarın dili, onun zihindünyasının sınırlarını belirler.
Türküsev’in diline baktığımızda gördüğümüz tek şey; edatlarla bağlanmış nefret kırıntıları, bağlaçlarla yamalanmış magazinel dedikodular ve ünlemlerle şişirilmiş bir "ahlakçı" kibridir.
Friedrich Nietzsche’nin "Pazar yerindeki sinekler" (1) dediği o gürültülü güruhun başını çeken bu zihniyet, hiçbir zaman bir "fikir" inşa edememiş; sadece mevcut öfkeleri bir araya getirerek bir kariyer gökdeleni dikmiştir. Bu gökdelen, rasyonel bir eleştirinin ilk rüzgarında yıkılacak kadar kumdan yapılmıştır.
Dervişin fikri neyse zikri odur; peki bir insanın zikri sürekli başkalarının "bacakları", "çapkınlıkları", "yatak odaları" ve "uçkur hikayeleri" ise, o fikrin içinde hangi karanlık mahzenler gizlidir?
Türküsev’in "muhafazakarlık" kalkanı altına gizlediği şey aslında safi bir röntgenciliktir. Başkalarının günahlarını bir cerrah titizliğiyle (!) deşerken duyduğu o gizli iştah, aslında bastırılmış bir hayranlığın ya da yaşanamamış bir hayatın intikamı mıdır?
Charles Bukowski’nin o "hiçbir parfümün örtemeyeceği ekşi koku" (2) diye tarif ettiği şey tam olarak budur. Sürekli ahlak diyenin zihninde sürekli ahlaksızlığın dönmesi, bir psikiyatrik vakadır, edebi bir duruş değil.
Bu kadın, toplumun namus bekçiliğine soyunurken, aslında o toplumun en alt tabakadaki "dikizleme" dürtüsünü estetize ediyor. Bu muhafazakarlık değil, "ahlak soslu bir