Seda

Seda
@tatliseda
Edebiyat

Saliha

@Salihaaydin
·
"Geçici düzenler köpükler gibi uçar gider." Diyor Jack LondonJack London ve şöyle devam ediyor: "Aynen öyle, köpükler gibi, geçici. İnsanın bu dünyadaki bütün çalışması köpükten öte bir şey değil." Yazarın bu sözleri, bizlere kitabın ana fikrini veriyor. Son derece gelişmiş teknolojiye sahip uygarlığın, kültürün, üretimin en önemlisi de insanın varlığının bile sabun köpüğünden farksız olduğunu etkileyici bir biçimde gözler önüne seriyor. Kızıl VebaKızıl Veba, Jack LondonJack London'un 1912 yılında yayımlanmaya başlayan kitabı. Jack London bu kitabıyla "kıyamet sonrası" edebiyatın öncüleri arasına girmiş. Kitapta 2013 yılında ortaya çıkan Kızıl Veba salgını anlatılıyor. Salgının seyrini, insanların yok oluşunu Profesör James Howard Smith yani Granser'in torunlarına anlatması yoluyla öğreniyoruz. Her şey yolunda giderken, teknoloji ve ulaşım son derece gelişmiş düzeydeyken birden salgının ortaya çıkışıyla her şey alt üst oluyor. Kızıl Veba, ilk belirti olarak yüksek ateş ve yüzün kızıla dönmesi şeklinde görülen bir hastalık. Bu hastalık öyle hızlı bir hastalık ki ilk belirtisi görüldükten on beş dakika sonra o kişi ölüyor. Bu yüzden milyarlarca insan ölüyor ve böylece uygarlık ilk çağlara geri dönüyor. "Sabah kalktığımda şu koca dünyada yapayalnızdım (...) Bir ben sağ kalmıştım; bir ben, bir de midilli." Satırları çok sevdiğim filmlerden biri olan Ben Efsaneyim'i hatırlattı bana. Eser Jack London'ın okuduğum dördüncü kitabı. Yazarın her okuduğum kitabında beni apayrı dünyalara alıp götürmesini seviyorum. Kitabı da bahsettiğim filmi de tavsiye ederim. Kitapla kalın kitap dostları. Not: Kitabı bu şekilde anlatınca sanki sonunu söylemişim gibi görünüyor ama okumaya başladığınızda göreceksiniz ki kitap zaten sondan başlıyor.
Edebiyat
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Edebiyat

Öğretmen Hanım

@Papatyaseverhnm
·
Ben bu romanı her şeyden önce “insanın kim olabileceği” üzerine çok güçlü bir hikâye olarak görüyorum. Arka planda Fransız Devrimi gibi devasa, kanlı ve gürültülü bir tarih var ama Dickens’ın asıl derdi bana kalırsa devrim değil; insanın içindeki dönüşüm. Özellikle Sydney Carton karakteri… Kitabı bitirdiğimde aklımda en çok kalan kişi her zaman o oluyor. Başta kendini harcamış, değersiz hisseden, hayata küsmüş biri gibi. Ama sonra, kimsenin ondan beklemediği bir anda, kendi hayatını anlamlandıracak bir seçim yapıyor. Onun fedakârlığı bana şunu düşündürüyor: “Bir insan geç kaldığını düşünse bile, tek bir doğru seçimle her şeyi değiştirebilir mi?” Dickens bu soruya umutlu bir “evet” veriyor ve bu çok insani geliyor. Londra ve Paris arasındaki karşıtlık da bana sadece iki şehir gibi değil, iki ruh hâli gibi geliyor. Londra daha düzenli, daha “makul”; Paris ise öfke, intikam ve bastırılmış acının patlaması. Dickens burada devrimi romantize etmiyor; aksine, adalet arayışının nasıl kolayca zulme dönüşebileceğini gösteriyor. Bu yönüyle roman hâlâ çok güncel hissettiriyor. Bir de şu var: Kitap bana şunu düşündürüyor Devrimler sistemleri değiştirir ama insanın kalbi değişmediği sürece, şiddet sadece el değiştirir. Madame Defarge karakteri mesela, geçmişte yaşadığı korkunç acılara rağmen empati uyandıramayacak kadar katı. Dickens sanki şunu söylüyor: Acı, insanı yüceltebilir de canavarlaştırabilir de. Kısacası benim için İki Şehrin Hikâyesi: Umutsuz görünen insanların bile anlamlı bir sona ulaşabileceğini,Adalet ile intikam arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu, Ve sevginin bazen sessiz, gösterişsiz ama dünyayı değiştirecek kadar güçlü olabileceğini anlatan bir roman.
1000Kitap
Edebiyat

Burcu Ekinci

@brceknc
·
Teokrasinin Ayak Sesini Duyun!
En beğendiğim feminist yazar olan Margaret Atwood ile selamlar. Ödüllü Ahitler kitabı daha önce okuyup yorumladığım "Damızlık Kızın Öyküsü" kitabının devamı. Sonu ütopyaya evrilse de aslında bir distopya Ahitler. Kitapta anlatılanlar her ne kadar distopya olsa da hiç yabancısı olmadığımız, tam merkezinde olduğumuz, her gün biraz daha adım adım yaklaştığımız cehennemi anlatıyor bize. Glead ülkesindeyiz. Glead darbe sonucu teokrasi (dini yönetim) ile yönetilen bir ülke. Bu ülkede kadının adı yok! Kadınlara okuma-yazma yasak. Sadece evlenebilmeleri ve kendilerini eşlerine adamaları için eğitim alıyorlar Ne eğitim ama! Kadınların toplumdaki statülerini eşlerinin statüleri belirliyor. Yani "kocan kadar konuş" diyorlar kadına! Kadınlardan sadece "Teyze" olanların okuması ve yazması var. Teyze dediğimiz de rahibe gibi bir şey. Bir de misyoner "İnci Kızlar" var. Diğer ülkelere gönderiliyor ve oralarda ne kadar yardıma muhtaç ve çaresiz kadın varsa onları "sizi kurtaracağız" diyerek Gelad'a getiriyorlar. Bir çeşit cemaat misyonerleri. Hani bu abla olanlardan! Martha'lar var bir de, onlar da sadece hizmetçi. Ve onlar dışındaki kadınların tek amacı çocuk doğurmak bu ülkede. Doğuramazsa eğer bunu onlar için Damızlık Kızlar yapıyor. Ülkedeki sistemi ilk kitap bir damızlık kızın gözünden anlatıyordu. Bu kitap da Gelad tarafından kaçırılmış, hayatta kalmak adına sisteme ayak uydurmuş ve Glead ülkesinin kurucu teyzelerinden olan çok zeki bir kadının ve iki şahit kızın gözünden anlatıyor. Iki şahit kızdan biri Glead'da doğup dini dognalarla büyümüş bir kızken diğeri de Kanada'dan Glead'a getirilen ve Tanrı inancı olmayan bir kız. Üç farklı kadının gözünden anlatılan ve Duvar'ı yıkmak isteyen özgürlüğe susamış kadınların varoluş mücadelesi... Bu arada "Duvar" demişken
Edebiyat
Edebiyat

Tuğba D.

@_Vanitas
·
Özgürlük, Hatırlamakla Başlar
Damızlık Kızın Öyküsü, sadece bir kurgu değil; kadın bedeni üzerine çizilmiş, ürkütücü yöne doğru giden bir harita aslında. Çünkü Gilead sadece kurgulanmış bir yer değil, bir ihtimal. Onun gölgesi bazen ekranlarda, bazen sokakta, bazen aynada beliriveriyor. Kitap boyunca Offred’in sesi var. Anlatımı, sanki bir zamanlar özgürce konuşmuş birinin artık fısıltıyla yaşaması gibi. Gilead’ın ikiyüzlü düzeni, farklı kisveler altında kadınların hafızalarını susturup, geçmişlerini ellerinden alıp, kimliklerini soyarken, biz okurlar için her cümle bir uyarı levhası aslında. Gösterişli bir kitap değil ama modern edebiyatta az rastlanan bir netlikle, özgürlüğün ne kadar kırılgan, ne kadar geçici olabileceğini gösteriyor. Sanki olanlar bir kurgu değil de, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda yaşanmış geçmişin bir tekrarı ya da geleceğin fragmanı gibi. Bu distopya, uzak bir gelecekte geçiyor gibi dursa da, tüm malzemesi bugünün dünyasından. Atwood'un dediği gibi "Bu kitapta yer alan hiçbir şey icat edilmedi." Ve bu, kitabı sadece çarpıcı değil, ürkütücü kılıyor.
Edebiyat

Yonca Tandoğan

@YoncaTandogan
·
Hamnet : Yas ve ölümsüzlük üzerine bir ağıt
Yas ve ölümsüzlük üzerine bir ağıt Maggie O’Farrell’ın Hamnet adlı romanı, Shakespeare mitinin gölgesinde kalmış bir çocuğun ölümünden çok daha fazlasını anlatıyor. Bu metin, büyük anlatıların dışında bırakılanların —kadınların, çocukların, taşranın, sezginin— edebiyata dahil edilmesini sağlıyor. O’Farrell, bu romanla yalnızca Shakespeare’e değil, tarih yazımının kendisine de itiraz edip, onlara farklı bakmamızı, gölgede kalanı da anlamamızı sağlıyor. Roman, 16. yüzyıl İngiltere’sinde bir kasaba hayatı anlatısıyla açılır. Büyükbaba, büyükanne, gelin ve çocuklardan oluşan geniş aile yapısı; mirasın en büyük oğula kalması; diğer çocukların hayatta kalabilmek için bir meslek edinmek zorunda oluşu… Tüm bu detaylar, taşranın katı ekonomik ve toplumsal düzenini görünür kılar. Eğitim erkeklere mahsustur; kız çocukları için tahsil neredeyse yoktur. Okuma yazma bilen azdır; bilgi, kuşaktan kuşağa sözle ve deneyimle aktarılır. Bu düzenin içinde Agnes belirir: doğayla barışık, sezgileri güçlü, annesinden mistik bir bilgi miras almış “tuhaf” bir kız. Agnes’in bilgisi akademik değildir; ama şifacıdır, sezgiseldir, kadimdir. İnsanlara dokunduğunda onların yasını ve kaderini sezebilir. O’Farrell burada, erkek merkezli bilginin karşısına dişil, sözsüz ve doğaya yaslanan bir bilgiyi koyar. Agnes’in annesinin ölümünden sonra onun ruhunun farklı formlarda düğününe eşlik edeceğine inanması, romanın spirütüel damarını besler; ölümle yaşam arasındaki sınırı geçirgen kılar. Agnes ile William’ın ilişkisi de bu geçirgenlik üzerinden kurulur. Gizli buluşmaların elmaların depolandığı yerde gerçekleşmesi tesadüf değildir. Elma, romanda açıkça ilk günahı, cinselliği ve bilginin bedelini çağrıştırır. Elmalar, onların birleşmesine sessiz tanıklık ederken, kadın–erkek cinselliğinin toplumdan
Edebiyat & Roman