Yas ve ölümsüzlük üzerine bir ağıt
Maggie O’Farrell’ın Hamnet adlı romanı, Shakespeare mitinin gölgesinde kalmış bir çocuğun ölümünden çok daha fazlasını anlatıyor. Bu metin, büyük anlatıların dışında bırakılanların —kadınların, çocukların, taşranın, sezginin— edebiyata dahil edilmesini sağlıyor. O’Farrell, bu romanla yalnızca Shakespeare’e değil, tarih yazımının kendisine de itiraz edip, onlara farklı bakmamızı, gölgede kalanı da anlamamızı sağlıyor.
Roman, 16. yüzyıl İngiltere’sinde bir kasaba hayatı anlatısıyla açılır. Büyükbaba, büyükanne, gelin ve çocuklardan oluşan geniş aile yapısı; mirasın en büyük oğula kalması; diğer çocukların hayatta kalabilmek için bir meslek edinmek zorunda oluşu… Tüm bu detaylar, taşranın katı ekonomik ve toplumsal düzenini görünür kılar. Eğitim erkeklere mahsustur; kız çocukları için tahsil neredeyse yoktur. Okuma yazma bilen azdır; bilgi, kuşaktan kuşağa sözle ve deneyimle aktarılır.
Bu düzenin içinde Agnes belirir: doğayla barışık, sezgileri güçlü, annesinden mistik bir bilgi miras almış “tuhaf” bir kız. Agnes’in bilgisi akademik değildir; ama şifacıdır, sezgiseldir, kadimdir. İnsanlara dokunduğunda onların yasını ve kaderini sezebilir. O’Farrell burada, erkek merkezli bilginin karşısına dişil, sözsüz ve doğaya yaslanan bir bilgiyi koyar. Agnes’in annesinin ölümünden sonra onun ruhunun farklı formlarda düğününe eşlik edeceğine inanması, romanın spirütüel damarını besler; ölümle yaşam arasındaki sınırı geçirgen kılar.
Agnes ile William’ın ilişkisi de bu geçirgenlik üzerinden kurulur. Gizli buluşmaların elmaların depolandığı yerde gerçekleşmesi tesadüf değildir. Elma, romanda açıkça ilk günahı, cinselliği ve bilginin bedelini çağrıştırır. Elmalar, onların birleşmesine sessiz tanıklık ederken, kadın–erkek cinselliğinin toplumdan