Küfrün Büyük Önderi!
"Ekber" lakabıyla anılan, isminin ifade ettiği manâya tam uygun olarak da dinsizlik ve zulüm yolunun "ekber"lerinden, en büyüklerinden biri olduğunu icraatıyla ispat eden bu hükümdar için "o bir küfür öncüsü ve batıl sistem mimarıdır" demek yerinde olur. Çünkü o, toplumun İslamiyet'den uzaklaşmasında, Müslümanların baskı altına alınmasında ve böylece İslam'ın hayattan tecrid edilmesinde gerçek bir önder olmuştur. Bu hükümdar, öyle bir fitne, fesat, şirk ve isyan çığırı açandır ki, bu fesat düzeni bir asır kadar devam edecek ve İmam-ı Rabbanî de bu bozgunu göğüsleyip durdurmaya çalışan kişi olacaktır. Onun, sapkınlık ve dalâlet namına yapmayacağı birşey yoktu. Akla gelen her türlü kötülüğü icad ve icra edebilirdi.
Sayfa 75·Kitabı okudu
İslâm Dini
MEŞHUR ÜÇLÜ: SOKRAT, EFLÂTUN ve ARİSTO...
(...) İBDA Mimarı’nın erilmez bir tecrid inceliği içinde, hikmetinin menbaını Salih Aleyhisselam’a bağladığı Sokrat, Eski Yunan medeniyetinin genel eğilimlerinin hiçbirine inanmayan bir adamdır. Ne halkın put gibi bağlandığı efsanenin tanrılarına, ne felsefecilerin gittikçe kuru bir gevezeliğe dönen “sofistik” atılımlarına, ne şuna, ne buna… Bileği bükülmez fikir cüssesiyle o kadar çok yanlışa savaş açar ki, sonunda bu yanlışlar birleşir, onu yanlışlar kanununun duvarına toslatır ve idam ettirirler. Onun en iyi talebesi Eflatun, hocasının idamından duyduğu hüzünle, on sene kadar bir münzevî hayatı yaşar; Yunanistan’ın çeşitli bölgelerini, Anadolu’yu ve Mısır’ı dolaşır. Bu on sene sonunda, hocasının fikirlerini yaşatmaya, onları, felsefe tarihinin ilk büyük külliyatı olarak tarih meydanına dikmeye karar verir. Gelir, Atina’nın meydanında “Akademya”sını kurar; hocasının fikirlerini dünyanın her köşesine yayacak, çağlardan çağlara aktaracak talebeler yetiştirmeye başlar. ??Bu talebelerden en ünlüsü Aristo’dur. Aristo, Eflatun’dan aldığı fikir derslerinin, bir müddet sonra zihninde başka şekiller almağa başladığını farkeder. Bunu farkettiğinde “Akademya”dan ayrılır, kendi yolunu çizer, kendi mektebini, “Lise”yi kurar ve kendi felsefesini geliştirir.** __Aristo’nun da büyük bir talebesi vardır: Büyük İskender veya Makedonyalı Aleksandr… Ama bu talebe, bir filozof olmayacak, bir imparator, bir fatih olacaktır. Önce, dağınık bir hâlde bulunan bütün Yunan ülkesini birleştirir, sonra Anadolu’ya geçer, oradaki bütün kuvvetleri yener. Peşpeşe mağlub edip tarihten sildiği düşmanları arasında, 100 yıl önce Yunan milletini son nefesine kadar ezmiş olan Büyük Fars İmparatorluğu da vardır. Mısır, Suriye, Mezopotamya, İran eline geçer. Daha uzaklara gitmek ister, Hindistan
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 9, Nisan 1998 Feyyaz Aksakal imzasıyla), ESKİ YUNANDA FELSEFE -II-.
Akademya Yazıları
Reklam
MEÇHÛLLER ÂLEMİ ÜZERİNDE DERİNLEŞMEK...
(...) Eski Yunan felsefesini henüz ana rahmine düşmüş bir nutfe farzedersek, Heraklit onun rüşeym safhasından cenin safhasına geçmesinin ilk işareti addedilebilir. Herhâlde İranlı Zerdüşt veya Hindli Buddha, İyonya’daki fikir kıvranışlarını görecek olsalardı, böyle teşhis ederlerdi… Heraklit, Yunan felsefesini, ilk defa “mitos-masal ve teşbih” unsurlarından arındıran ve yine ilk defa ona “logos-akıl ve tecrid” kavramlarını kazandıran kimsedir… Batılı filozoflar Hegel ve Marx, onu “diyalektiğin babası, küllî değişimin kâşifi” diyerek yere göğe sığdıramayacaklardır… Hâlbuki Heraklit, Zerdüşt ve Buddha’ya göre, henüz çocuk bile değil, sadece “cenin”dir. “Polemos-savaş her şeyin babasıdır” derken de, “Pyr-ateş her şeyin aslı ve ana kucağıdır” derken de, yeni bir şey söylememiş, Zerdüşt’ten tevatüren işittiğini tekrar etmiştir… Nitekim Heraklit’in ardından, Yunan dünyasında büyük bir “değişim” olur. Eşyanın babası olan “savaş”, Fars orduları kılığında gelir ve İyonya topraklarını, eşyanın anası olan “ateş”e teslim eder. Yunanlılar’dan kaçabilenler, bu “ateş”ten kurtulmak için can havliyle Yunan yarımadasına, hattâ daha ileri, Sicilya ve İtalya’ya doğru kaçarlar. Şimdilik anasının karnından dışarı çıkamayan felsefe de onlarla birlikte… Güney İtalya’ya ulaşan kafileler arasından yeni bir filozof örneği baş gösterir: Parmenides… Bütün bu kargaşanın sorumlusu olarak Heraklit’i görürcesine, onun felsefesini yerden yere vurur… “Aslolan oluş ve değişme değil, varlıktır” der; oluşa ve değişime uğramayan, her oluş ve değişimin içinde kendisi kalan varlığı över… Bu, eski Yunan felsefesinin, kendisiyle ilk büyük kavgasıdır… **“Var olan vardır ve yok olan yoktur. Değişme, var olma ve yok olma, duyularımızın hokkabazlığından, aldatmasından ibarettir; akıl ise böyle bir
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 9, Nisan 1998 Feyyaz Aksakal imzasıyla), ESKİ YUNANDA FELSEFE -II-.
Akademya Yazıları
ULYSSES ve VAROLUŞÇU FELSEFE...
(...) Lewis Mumford’un Ulysses görüşünü Varoluşçu felsefenin iki temel ilkesi bakımından ele alalım: “Başşehrin her köşesini menfî canlılık suretleri sarmış… James Joyce Ulysses’te bu birsâmlı vaziyeti yansıtmıştır; ürpertici boşluklar, marazî hislerin zorlamaları, zayıf düşürücü endişeler, karanlık arzular ve tatminsiz ihtirasların cehenneminde yaşayan Leopold Bloom’un, gazete ve reklâmların muhtevasını kusan aklını sergilemiştir. Onunki, bölünmüş bir şehrin tahlil edilmiş aklıdır; belki de dünya başşehrinin normal aklı…” I. Kişinin kendi kendini tâyini, aynı zamanda “başkası”nı tâyinidir: “Bölünmüş şehrin tahlil edilmiş aklı”, Joyce’un kendi aklıdır ve Joyce bu akla “Ulysses” ismini vermiştir. Bir diğer ifadesiyle Joyce’un ürpertici boşluklar, marazî hislerin zorlamaları, zayıf düşürücü endişeler, karanlık arzular ve tatminsiz ihtirasların cehenneminde ortaya koyduğu kendisi, “Ulysses”tir. Tıpkı tarihteki adaşı gibi, bin bir talihsizlik ve belânın kucağında… Joyce’un Ulysses’te ortaya koyduğu bu “ben”, aynı zamanda “başkası”dır, “insan”dır, “zaman”dır. Mumford’un nezaketle ifade etmeye çalıştığı gibi, Joyce kendi benliğine işaret ederek “zamanın sureti”ni göz önüne sermeye çalışmış, bir nev’î kendi aklını küllîleştirerek “küllî akıl-selim akıl” olarak belirlemeye çabalamıştır. **Bu davanın aslı ve hakikati İslâm’dadır ve İslâm olmadan olmaz. “İnsan, Allah katında bakan gözbebeği gibidir; Allah kuluna onunla nazar eder, bu yüzden ona İNSAN ve HALİFE dendi.” Batı’da “aydın sorumluluğu” olarak yarım yamalak bilinen “çağına şahidlik” görevi, İslâm’da “Mü’min sorumluluğu” olarak yerine getirilmesi gereken “hilâfet” görevidir. Kişinin kendinde olma isteği, başkasında oldurma isteğinin aynıdır. Bu mânânın mihrâk noktasında bulunan “derin ve gerçek Mü’min”,
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 7, Temmuz 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -II-, (Yolculuk ve Sürücülük, Yelteniş ve Eriş) NOT: 6 Haziran 1997 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferans metnidir.
Akademya Yazıları
(...) Gelgelelim “Hafiye” gibi bir idrak için, söz konusu levha(*) bir “sonuç” değil, bir “başlangıç” cümlesidir. O buna bir “tesadüf” değil, bir “tevafuk” gözüyle bakacak, derhâl üzerinde bir “tefe’ül” açacak, iştikak “tablo”larıyla onun tecrid stratosferindeki mânâ ihtimâllerini ve ruhî delâletlerini kurcalayacak, yetinmeyip “Ufuk”un kafa kâğıdına başvuracak, yetinmeyip O’nun verdiği mânâ “yevmiyeler”inden bir ışık arayacak, en nihayet İslâm te’vil ve tabir ahlâkını cihan çapında örnekleştirici bir “vâridât-akla gelenler” hâlinde, ama yine tam bir nezaket ve feraset heykeli teşkiliyle, fikrini ileri sürecektir. Şu kadar bir âlem dolusu derinlik ve genişlik içinde: “İmtidah: Medhetme, övme… İmtidah: Aşma, taşma… Seylâb: Taşkın su, sel… Sevleb: Tilki… Ubâb: Taşkın sel suyu. Pek taşkın, coşkun… Ubâb: Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü. Cemaat, topluluk… Medd: Sel suyu. Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme. Çoğaltmak. SÖNMEK. Bir şeyi söndürmek. Yardım etmek, mühlet vermek. Yâr ve yâver olmak. Tarlaya fışkı ve gübre dökmek. NİHAYET, SON… Seab: (Çoğulu, sâbân). Sel suyu… Seâbîn: (Su’ban’ın çoğulu). Büyük yılanlar, ejderhalar… Tuğyan: Su baskını. Azgınlık, taşkınlık. Taşkın mizaçlılık. Kan galebe etmesi hâli. Resmî devlet kuvvetlerine isyan.” [**]
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 7, Temmuz 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -II-, (Yolculuk ve Sürücülük, Yelteniş ve Eriş) NOT: 6 Haziran 1997 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferans metnidir.
Akademya Yazıları
En ulvî tecrid ve manalandırmalara, çok defa en süflî teşhis ve maksatlandırmalar musallattır...
Sayfa 10·Kitabı okuyor
Alıntı
Reklam
Reklam