☘️🔆🌸☘️🔆🌸☘️🔆🌸 *GERÇEK DEĞERLİ KADINLAR :* Ahh! Ne KADINLAR gelip geçti şu fani dünyadan. Firavun gibi bir adamın karısıyken, sabrına mükafat cennetle müjdelendi : *ASİYE ANNEMİZ...* İftiralar atılarak tecrid edildi İSA'sı doğana kadar ; *MERYEM ANNEMİZ.* Sabrının meyvesiydi duvardan fışkıran hurmalar. Rabbimin mucizesiydi kundaktaki bebeği konuşturup, annesini aklayan... Çölde küçük İsmail'iyle tek başına tevekkülle kalan : *HACER ANNEMİZ.* Mükafatı çölün ortasında ZEMZEM'le vuslat..., Karnındaki yetimiyle kalan, Abdullah'ın hasreti ile yanarken EVLADI MUHAMMED'e (s.a.v) kavuşan ; *AMİNE ANNEMİZ...* Bütün varını MUHAMMED'ÜL EMİNE adayan fazilet timsali, en güzel eş, en iyi arkadaş ; *HATİCE ANNEMİZ...* En olgun haliyle anlayışı ve itikatıyla 40 yaşında Pergamberliğin gelişine ilk şahitlik eden. Genç yaşta RASÜLE yarenlik edip, sonrasında Ümmete Anne olan ; *AİŞE ANNEMİZ..* 25 yaşında ardında iki öksüz bırakarak babacığının ardından ebediyete göçen ; *FATIMA ANNEMİZ...*
Din İslam
HİKÂYE TÜRLERİ...
(...) “Hacmine”, “mevzuuna”, “tekniğine”, ve bunlar gibi birçok unsura ve akıma göre değişik hikâye türleri sıralanabilir. Meselâ hacmine göre “uzun hikâyeler” ve “kısa hikâyeler” vardır edebiyatımızda. Ahmet Hamdi Tanpınar ve Kemâl Tahir gibi yazarların hikâyeleri oldukça uzundur ve sanki bunları romancılığa ısınmak için yazmışlardır. Genellikle Refik Halit Karay, Sait Faik, Halikarnas Balıkçısı ve Tarık Buğra gibi yazarların tercih ettikleri kısa hikâyeler ise zâhirdeki kolaylığının aksine, gerçekte zor bir türdür. Bir kere romandaki gibi geniş bir alan yoktur yazarın karşısında… Zamanı ve mekânı sınırlamak, dağılmamak, tek bir noktada toplanmak ve âdeta duygu ve muhtevayı tabletleştirmek memuriyeti… Zor ve çetin olan kısa hikâye budur. Bu anlamda, Cumhuriyet dönemi öncesinde ve sonrasında (Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’nın hikâyeleri dışında) ciddiye alınacak çok az hikâye vardır. Zorluğun, çetinliğin ve tecridin misâli olması gereken kısa hikâye, Türk edebiyatında uzun hikâye ve romanın kendine hâs zorluklarından kaçışın sığınağı hâline gelmiş ve ucuzluğun misâli olmuştur. Romanın istediği geniş senteze gücü yetmeyenler, kısa hikâyeciliğe kaçmışlardır. Üstelik kaçtıkları yerin kendilerinden istediği tecrid bünyesinden de mahrum oldukları meydandadır. Kısa hikâyeciliğin en başarılı isimlerinden olan Sait Faik bile bu misâlin çerçevesindedir. Uzun hikâyeleri ile tek romanı olan Medarı Maişet Motoru adındaki eseri bütünlükten oldukça uzaktır. “Medarı Maişet Motoru”, bir romandan ziyâde, birbirinden kopuk duyguların hikâyeleştirilmesi ve bunların birbirine zincirlenmesi ile oluşan hikâyeler bütünüdür. **Bu durumun, ilk bakışta sanılabileceği gibi, İbda Mimarı’nın “Gölgeler” romanıyla veya Marcel Proust’un “Geçmiş Zaman Peşinde”siyle ciddi bir
Roman ve Hikaye Farkı
Reklam
Helal lokma
Muhammed Acıyan Günümüzde sosyal problemlerin artması, devletleri ve milletleri yeni çözüm önerileri üzerinde çalışmaya zorlamaktadır. Bir toplumun fertleri arasında suç oranları arttıkça, alınacak tedbirler de araştırılmaya başlanmaktadır. Bir milletin geleceği olan çocukların nasıl eğitilmesi gerektiği üzerinde İslam Eğitim Tarihinden birçok örnekler bulmak mümkündür. Tecrübeyle sabittir ki bu uygulamaların başarıyla uygulandığı devreler de ne kadılara ne de devlet adamlarına çok fazla iş düşmemiştir. Eğitimde en önemli hususlardan biri de herkesin üzerinde hemfikir olacağı üzere çocuğun beşikten mezara Helâl lokmayla beslenmesidir. Aile ocağı aynı zamanda bir mekteptir. Uzmanlar çocuğun kişiliğinin temel özelliklerinin ilk yıllarda oluştuğunu söylerler. Toplumun geleceği olan çocuklar ailede şekillenir. Küçükler ailede büyüklerin davranışlarını görerek taklit ederler. Devamlı olarak gördüğü hareketler çocuğun ruhunda iyice yerleşir ve alışkanlık haline gelir. Böylece çocuğun ahlaki yapısı ve kişiliği oluşur. Çocuk eğitmek başkadır, çocuk büyütmek başkadır. Çocuğun yetiştirilmesinde Helâl lokmanın önemi ve etkisi çok fazladır. Hz. Mevlana derki; Bir milletin sermayesi para, kumaş ve gümüş değildir. Onun asıl malı, asıl sermayesi sıhhatli, taze ve çevik dimağa sahip, çok çalışkan evlatlardır. Bir milletin istikbali, çocuklarının durumuna bağlıdır. Sağlıklı ve ahlaklı çocuklara sahip değilse, o milletin geleceği karanlıktır. Her çocuk dünyaya gelirken üç boş şeyle gelir. Bunlar; 3K’dır. 1- Kafası boştur, 2- Karnı boştur, 3- Kalbi boştur. Bu üç boşluk Allah ve Rasûlü'nün istediği şekilde ve bu ölçülere göre doldurulursa, o çocuk şahsiyetli, kimlikli, kaliteli ve sağlıklı olur. Karnını doyuramazsanız hırsızlık yapar, onun
Hayat ve İnsan
HANGİSİ DOĞRU? Enes b. Malik anlatıyor. Medine'de Hristiyan bir adam vardı, Müslüman olmuştu ve Muhammed'e vahiy kâtipliği yapıyordu. Sonra tekrar İslamiyet'ten çıkıp Hristiyan oldu. Bu arada Muhammed'in aleyhine olumsuz propaganda yapmaya başladı: "Ben Kur'an'a ne yazmışsam odur, Kur'an uyduruk sözlerimle doludur" gibi sözler söylemeye başladı. Daha sonra adam öldü, gömdüler. Gömüldüğü günün ertesi sabahı bir bakıyorlar ki toprak onu kabul etmemiş, dışarı atmış. Yakınları ve dindaşları dediler ki: "Muhammed'i eleştirdiği için Muhammed ve adamları onu kabirden çıkarmışlar." Müslümanlar da "Hayır, biz yapmadık; dinden çıktığı için toprak bile onu kabul etmemiş" dediler. İkinci gün yine sabah baktılar ki cenaze yine dışarıda, mezardan çıkarılmış. Tekrar yakınları, "Muhammed'in adamları böyle yapmışlar" dediler, karşı taraf da "Hayır, biz yapmadık. Kendisi dinden çıktığı için toprak onu kabul etmemiş" dediler ve bir daha derin bir mezar açıp onu gömdüler. Sabahleyin, aynı tas aynı hamam misali, bir daha baktılar ki cenaze meydan ortasında, kabirden atılmış. Yine Muhammed ve Müslümanları suçladılar, Müslümanlar da aynı sözleri söylediler ve bir daha derin bir mezar açıp gömdüler. Sabahleyin yine baktılar ki durum aynı: Cenaze mezar dışında. Artık bundan sonra gömmediler, cenaze böylece orta yerde kaldı. Evet hangisi doğru? Muhammed ve arkadaşları mı cenazeyi çıkarmışlar yoksa kabir mi onu fırlatmış? Peki, Muhammed'i eleştirdi diye toprak bile onu kabul etmemiş fikrine inanan biri bu çağda hâlâ var mı? Bu adamın durumuna benzer Abdullah b. Sa’d b. Ebî Sarh: Vahiy kâtibiydi, şüpheye düşüp (Muhammed’in “Âlimü’l-Hakîm” dediği yere kendi kafasından “Âlimü’l-Halîm” yazdığını iddia ederek) İslam’dan çıktı, Mekke’ye kaçtı. Mekke’nin
İSLAM’DA EMEK KARŞITLIĞI VE VERGİLERDEN AKRABALARA PAY VERME Muhammed, çalışmayı ve emeği “aşağılık ve aşağılanma” olarak görmüştür. İslam’ın en güvenilir kaynaklarından biri olan Tecrid-i Sarih’in 1045 nolu hadisde: Bir gün Muhammed, demirden bir saban (tarım aleti) veya ziraatla ilgili bir alet görür ve şöyle der: “Bu alet bir ailenin evine girdiğinde, Allah o eve (kıyamete kadar çıkmayacak şekilde) bir zillet ve aşağılanma verir.” Peki neden böyle söylemiştir? Çünkü kendi emeğiyle alın teriyle yaşamayı değil; ganimet yolunu, yani başkalarının emeğiyle kazandığı malına, mülküne, karısına ve kızına zorla el koymayı en şerefli kazanç olarak görmüştür. Bunun yanında Muhammed Kur’an’a ganimetlerden kendi akrabalarına da pay verilmesi gerektiği yönünde ayetler koymayı da unutmamıştır: ENFAL SURESİ 41. AYET: “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah’a, Peygamber’e, Peygamber’in akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. HAŞR SURESİ 7. AYET: “Allah’ın, (fethedilen) memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar Allah’a, Peygamber’e, Peygamber’in akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Bir devlet başkanının vergi gelirlerinin 1/5’ini kendi ve akrabalarına ayıran bir kanun çıkarmasıyla tamamen aynıdır. Ya da açıkça kürsüye çıkıp “Vergilerin beşte biri benim ve akrabalarımın hakkıdır” demesiyle birebir örtüşür. Düşünün bir kere: İslamcı partiler AKP, REFAH, SAADET, GELECEK, DEVA, ANAHTAR ve benzerleri iktidardayken, bu ayetlerin ruhuna uyarak vergilerin 1/5’ini kendilerine ve akrabalarına ayırsaydı. Oy verenlerin en ufak bir itiraz hakkı bile olmazdı! Hiçbir hakkı olmazdı! 1 MAYIS EMEĞİN BAYRAMI KUTLU OLSUN.
İHSAN ŞENOCAK HOCA ve FİLENİN SULTANLARI...
(...) Bakışımızı biraz daha kaldırınca yine farkına varırız ki: Hocaların, dinî sembollerin, İslâmî tezahürlerin tek dünyacı cenâhta oluşturduğu alerjinin ardında da bu vardır. Yâni: Oyun bozulmaktadır. Kur'ânî ifadesiyle "asıl hayata sahip olan ahiret" hatırlanmaktadır. Yine kıymetli bir alıntının yeri geldi. Roman Diliyle İktisat'ında Mustafa Özel Faust I und II'den şöyle bir alıntı yapar: "Lanet olası çan sesleri! Yaralıyor insanı./Alçakça, hain bir mermi gibi./Hatırlatıyor kindar seslerle./Hâkimiyetimin pürüzsüz olmadığını." Ve Faust bütün zenginliğine-gücüne rağmen bu kuleyi yaktırmadıkça mutlu olamaz: "İşte, böyle zenginlik içinde, eksik olan şeyimizi hissederek, en acı ızdıraplarla kıvranıyoruz. Şu küçücük çanın sesi ve o ıhlamurların kokusu, sanki kilisede veya mezarımdaymışım gibi, vücudumu kaplıyor. O her şeyi alteden irâdenin kudreti burada, şu kumların üstünde, kırılıyor. O çan çalınca tepem atıyor. Bu karşı koyma ve inat en şerefli başarının zevkini kaçırıyor..." Eh, evet, Goethe'nin çan sesleri üzerinden anlattığı metafiziği biz coğrafyamızda ezan sesinden işitebiliriz. Bazılarının "çav bella" özlemini buradan anlayabiliriz. Dahası: İhsan Şenocak Hoca'nın "Filenin Sultanları" hakkındaki sözlerinin neden tukaka edildiğini de buradan okuyabiliriz. Çünkü o "Filenin Sultanları"na "Nafilenin Sultanları" demek cür'etinde bulundu. Yâni oyun bozdu. "Kral çıplak!" diye haykırdı. (Umarım "çıplak" kelimesi başımı yakmaz.) Benim şu yazıda çevirdiğim dolapları çevirmedi. Doğrudan söyledi. Yâni "Bunun İslâmca bir itibarı yok!" demeye getirdi. "Üzerindeki alkışa, ilgiye, övgüye, cikciğe, sanjana, havaifişeklere, medya pohpohuna kanmayın! Bu oyundur. Ve böylesi oyunların hakikatte bir değeri yoktur." Bunlar benim cümlelerim elbette. Kendisinin twitter'daki bir
Kral Çıplak
Reklam
Reklam