Dîn-i Celîl-i İslâm'da hiç mechul yoktur. Yalnız ne vardır ki saltanat-ı ilâhîdeki bu dersler ancak manevî bülûğa ermiş, îmân-ı zevkîye çıkmış, harem-i hümâyûn-ı ilâhîye dâhil olmuş nedîmân-ı ilâhîye malûmdur. Pekiyi, bu saltanat-ı ilâhiyye mechul mü kalacak? Hayır! Efendim, herkes şimdi anlasaydı olmaz mıydı? Yine hayır! Zira ilkmektebin birinci sınıfında okuyan bir çocuğa bir muallim çift meçhullü bir cebir muadelesi veya bir kimya muadelesi yaptırmaya kalksa müfettiş derhal tekdîr eder: «Çocuğun bu sınıfa âid müfredat programındaki dersini okut, çocuğun zekâsını körleteceksin» der. Saltanat-ı ilâhînin dersleri de böyle sınıf sınıfdır. Nitekim lisân-ı dinde (Yü'minûne bilgaybi): «Gayba îmân ederler...» denilmiş. Ba'zıları buradaki gaybı (Allah'a îman) diye tefsîr etmişlerse de öyle değildir. Allah, gayb değildir. Allah'ın saltanatı gaybdır.
Sayfa 455 - Yaylacık Matbaası 1984 Baskısı·Kitabı okuyor
En aşağı derecede şair, en yukarı dereceden bir iki basamak eksik fikir adamı! Fakat onu kendimize, Tanzimat hareketinden beri mayası bir türlü tutturulamayan fikir hayatımıza nisbet edersek; tek başına birinci planda, tek başına büyük çapta ilk Türk tefekkür adamı! Dün, yüksek tahsil gençliği karşısında, üniversite profesörlerinin ağzıyla ihtifali yapılan Ziya Gökalp hakkındaki fikirlerimi, birkaç ay evvel neşrettiğim "Türk Sanat ve Fikir Hayatı Üzerinde Taslaklar" isimli bir seri tahlil ve terkip yazısında billurlaştırmak istemiştim. Özün özü halinde o fikirleri, bir çerçevelik boyutlara indiriyorum: Ziya Gökalp, ne şahsından başlayan istiklalli bir görüş sistemi ne de istiklalli görüş sistemleri arasında yeni bir tefsir ve terkip manzumesi getirebild! Fakat bağlandığı Avrupalı görüş sistemini, kendi ferdi ve içtimai şartlarına uydurdu; onu duydu, anladı, yaşadı, duyurmaya, anlatmaya, yaşatmaya çalıştı. Haysiyetli bir tecrit kökünden gelen bu hamlenin de hakiki bir teşhis zemini üzerinde bütün hedeflerini yakalayabildi. Böylece elle tutulur, gözle görülür, kulakla işitilir bir dava sahibi oldu. İşte Ziya Gökalp'in, efendisi (Durkheim) ile Türk cemiyeti arasına kurduğu köprü! Tanzimat'tan Ziya Gökalp'e ve Ziya Gökalp'ten bugüne gelinceye kadar o; yabancı sermayeyi milli şartlar teknesinde yoğurabilmiş; nakış, oyun, ezbercilik ve züppecilik dışına çıkabilmiş, dava çilesi ve mimari humması çekebilmiş, bence ilk ve yegane Türk fikircisidir. **Sanılmasın ki bu hükmüm; ne milliyetçiliğimi, ne inkılapçılığımı, ne de şark ve garp telakkilerimi Ziya Gökalp'inkilere bitiştirmeye delildir. Hatta merkezi onunkiyle zıt bir fikir bünyesi taşıdığımı kaydetmeliyim. Fikir namusu, nazarımda bir batılı temsil eden adamın bile çapını doğru tayin etmeyi
Sayfa 132 - Haziran 2010, “ZİYA GÖKALP”, b.d.y·Kitabı okudu
Çerçeve
Reklam
İslam'ın temel ilimleri olan fıkıh, kelam, tefsir, hadis vs. İnsana amelî, itikadî ve ahlâkî bilgiler verir. İbadetlerden zevk almak, aşk, şevk, vecd, zühd, takva gibi özelliklerin kazanılması bu bilgilerin kalden hale tebdili ile mümkündür.
Sayfa 34·Kitabı okuyor
"İmana zarar veren kimseleri size bildireyim mi? Ayetleri yanlış tefsir edenler,yalan sözler söyleyen münafıklar ve delalete düşen yöneticiler."
Sayfa 30·Kitabı okuyor
Din İslam
Kur'ân-ı kerîmin mânâsını yalnız Muhammed aleyhisselâm anlamış ve hadîs-i şerîfleri ile bildirmiştir. Kur'ân-ı kerîmi tefsir eden O'dur. Doğru tefsir kitabı da, O'nun hadîs-i şerîfleridir. Din âlimlerimiz, uyumıyarak, dinlenmiyerek, istirahatlarını fedâ ederek, bu hadîs-i şerîfleri toplayıp, tefsir kitaplarını yazmışlardır. Bu tefsir kitaplarını da anlıyabilmek için, uzun seneler durmadan çalışıp, yirmi ana ilmi iyi öğrenmek lâzımdır. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilimdir. Bu geniş ilimleri bilmiyenlerin, Kur'ân-ı kerîme bugünkü Arapçaya göre mânâ vererek yaptıkları tercümeler, Kur'ân-ı kerimin hakîkî mânâsından bambaşka birşey olmaktadır.
Sayfa 182·Kitabı okuyor
Din
Sabret Allah'ın yardımı çok yakındır.
(Ödülü hak edenler) sadece Rablerine güvenerek sabredenlerdir. (‘Ankebût 29:59) - kuranokuyan.com
Reklam
Reklam