Ankara'da yağmur, 18 Haziran...
Haziranın 18'i.. O kadar güzel bir yağmur yağdı ki Ankara'nın beni adımlarımdan tanıyan sokaklarına, caddelerine. Doyasıya yürüdüm, her şeyi unutarak.. Ve en büyük şansım dışarıda çok az insan olmasıydı, koca bir semtte tek başıma yürüyorum gibi.. Normalde yağmura denk gelince Evgeny Grinko'dan 'Field''ı dinleyerek yürürüm ama bu kez kulaklığı takmama gerek kalmadı.. Parçanın melodisi zihnimde çalmaya başladı kusursuzca ve zihnimde şahane melodi, dışarıda yağmurun yere vuruş sesiyle beraber hiçbir yere acelem yokmuşçasına, yağmurla dertleşmek istercesine yavaş yavaş yürüdüm. Saçlarımdan kaldırımlara düşen yağmur damlalarına bakıp hafif bir tebessümde bulundum.. Ah nasıl coşkuluydu içim keşke anlatabilsem sizlere, haykırabilsem o an duyduğum bütün hisleri.. Ama anlamazsınız ki.. Kaldırımın birinde boylu boyunca birçok salyangoz gördüm.. Kiminin üstüne basılmıştı; insan tarafından, kimi yolunu arıyordu. Hepsini tek tek toplayıp kaldırımın kenarındaki toprağa bıraktım ve biraz da sohbet ettim onlarla, insanların arasına fazla karışmamalarını tembihledim.. O kadar güzel ıslandım ki yine.. Annem görse şimdi 'oğlum şu yaptığın iş mi, hasta olacaksın' diye diye yerdi başımı; ve bilmezdi ki oğlunu hasta eden şey yağmur değil, insanlardı.. Yaş aldıkça, sokaktaki hayvanları sevdikçe, birbirinden güzel kitapları okudukça; insanlardan uzaklaşıyorsun.. Bir İngiliz Edebiyatı romanının pastoral betimlemesinde karşılaştığım ve şahane sohbeti olan bir karakterin yerini hangi insan tutabilir ki şimdi? Ya da Cioran'la dertleştiğim gibi kiminle dertleşebilirim? Hangi iç hesaplaşmamda Dostoyevski'ye takılı kalır, hangi buz gibi gecede gökyüzünü izlerken Tezer'in umutsuzluğunu, Oğuz Atay'ın yalnızlığını düşünürüm? Zihnim bunlarla doluyken ve içimde 'Field'in melodisi başa alıp alıp tekrar
Tanrının temsilcisi adama gelmiş sormuş; sen ne istersen tanrı komşunada iki mislini verecek. Adam da epey düşünmüş taşınmış en son bir karara varmış. -İyisi mi sen benim bir gözümü çıkar, demiş! İşte bu kıssa, sayfalar dolusu Nietzsche analizinin, sosyolojik teorilerin ve psikoloji külliyatının halk dehası tarafından tek bir cümlede damıtılmış nihai punchline'ıdır (vuruş noktasıdır). Konuştuğumuz o "cendere", "kamburluk" ve "yengeç sepeti" kavramlarının varabileceği en uç, en patolojik sınırı çizer bu hikaye. Çünkü burada artık sadece başkasının başarısını kıskanmak veya onu aşağı çekmek yoktur; başkasına zarar vermek uğruna kendi canını yakmayı, kendini sakat bırakmayı göze alan bir cinnet hali vardır. Bu adam için kendi hayatının kalitesi, iki gözüyle birden dünyayı görebilmenin getirdiği o mutlak mutluluk hiçbir şey ifade etmez. Onun tüm varoluşsal tatmini görelidir (nispi). Kendini komşusundan daha yukarıda ya da komşusunu kendisinden daha perişan görmediği sürece cennette bile olsa acı çeker. Komşunun iki gözünün birden kör olması, adamın tek gözle yaşayacağı ömür boyu sürecek fiziksel acıyı ve engeli onun gözünde bir "zafere" dönüştürür. Hikayedeki en korkunç şey, adamın önünde komşusuna da yarayacak sonsuz bir iyilik ve zenginlik ihtimali varken, o ihtimaller evrenini tamamen kapatıp kötülükte ortaklaşmayı seçmesidir. "Ben zayıflayamıyorsam diğerlerini şişmanlat" diyen o eski tanıdığımızdan, "herkes kambur olsun" diyen Şule Gürbüz karakterine; oradan da "ötekinin dili, takımı, partisi yok olsun" diye hırslanan kitlelere uzanan hat tam olarak bu kör etme arzusundan beslenir. İyiliği, refahı ve özgürlüğü büyüterek paylaşmak yerine; acıyı, karanlığı ve sefaleti eşitleyerek rahatlama güdüsüdür bu. O salın üzerindeki insanların birbirinin bacağından çekmesi tam
Sosyoloji
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Masadaki kristal kadehler, bir fırtınanın habercisi gibi hafifçe titredi. Ardından o ses geldi; derin, uğultulu ve yerin altından kopup gelen bir çatırtı. Işıklar, bir göz kırpması kadar kısa bir sürede söndü. Karanlık, odadaki her şeyi yuttu.. ​Viyola’nın hemen yanındaki sandalye, zeminde tiz bir çığlık atarak geriye fırladı. Viyola, tam o saniyede koluna çarpan sert bir kemiğin, bir dirseğin acısıyla yana savruldu. Az önce elini tutan o parmakların, şimdi karanlığın içinde masanın altındaki o boşluğa nasıl bir hışımla daldığını duydu. Viyola’nın eli boşlukta kaldı. Masanın altından gelen o hızlı ve kesik nefes sesleri, Viyola’nın kulağında bir yabancının sesi gibi yankılandı.. ​Maria’nın olduğu tarafta ise kumaşın kumaşa sürtünme sesi duyuldu. Maria, sarsıntıyla birlikte karanlıkta bir el aradı, kocasının ceketinin koluna tutunmaya çalıştı. Ama o kumaş, Maria’nın parmakları arasından sertçe çekildi. Kocası, karanlıkta kendine daha derin bir köşe ararken, Maria’nın elini sanki üzerine konmuş bir böcekmiş gibi yana savurdu. Maria’nın eli masanın mermerine çarptığında çıkan o tok ses, karanlıkta sönüp gitti.. ​O sırada, Haura’nın yanındaki sandalyeden ne bir gıcırtı ne de bir hareket sesi vardı.. ​Karanlığın içinde, Haura’nın beline ve omuzlarına iki kolun bir mühür gibi kapandığı duyuldu. Adam yerinden kalkmadı. Haura’yı kendi gövdesine doğru çekti ve başını kadının başının üzerine eğdi. Tavandan düşen alçı tozları adamın ceketine yağarken, o, kollarını daha da sıkılaştırdı.Haura, kulağını o göğse yasladığında, kaburgaları döven sert ve hızlı bir vuruş duydu. Adamın kalbi, kadının şakağında bir davul gibi gümleyerek çarpıyordu. Her vuruş, Haura’nın teninde yankılanan amansız bir gürültüye dönüştü. ​Sarsıntı durdu. Tozlar, loş bir griye bürünen odanın içinde asılı
Edebiyat
Ağzımda dağılan şarabın buruk tadı aspiratörün cılız ışığıyla aydınlanan dağılmış mutfakla bir uyumsuzluk içerisindeydi. Günler önce patlamış olan avizenin ampulünü hâlâ değiştirmediğim için ya muma ya da bu şekilde aspiratörün ışığına mahkum kalmıştım. Yeni piştiği için sıcak olan soslu makarnamı kaşık yardımıyla çatala dolayarak ağzıma götürdüm. Damağıma yayılan tat en pahalı yemeklere bile bedeldi. Uzun ve ince saplı kadehten bir yudum daha alacağım sırada evdeki o sağır edici sessizlik tok bir vuruş sesiyle dağıldı. Gece saat on iki sularıydı ve koca İstanbul’da böyle bir saate yanıma gelecek tek bir yakınım olmaması içimdeki korkuyu ve tedirginliği aniden dışa vurdu. İçtiğim bir yudum şarap midemde kora dönüştü. Ayaklandığımda üzerimdeki hırkanın kumaş sesi bile kulaklarıma gürültü olarak geldi. Koridorun karanlığına adım attığımda duvardaki aplikleri yakarak az da olsa karanlığı kırmaya çalıştım. Kapıya yaklaştıkça, dışarıdan gelen o soğuk enerji tenimi bir duman gibi sardı. Parmaklarım soğuk metal kilide uzandığında bir an duraksadım. Nefes alışverişim hızlanmıştı. Nefesimi tutup kilidi çevirdiğimde kapı iniltisi apartman boşluğunda yankılanarak aralandı. Eşikteki adamı gördüğüm an, ciğerlerimdeki tüm hava tek bir saniyede çekildi. Karşımda, üzerinde elli yıl öncesine aitmiş gibi duran gri bir takım elbiseyle yirmi beş yaşındaki babam duruyordu. Ama bu mümkün değildi! Babamın, küçükken annemden gizli karıştırdığım eski fotoğraflarından fırlamış ve gelmiş hâliydi. Benim kendimi bildim bileli bir telden fazla beyazı olan saçları, şu an aynı o fotoğraflar gibi simsiyah olmuş, sağ tarafına doğru taranmıştı. Burnumun direğini sızlatan o çok iyi bildiğim tütün kokusu bir anda antreye yayıldı. Elinde, üzerinde çocukluğumdan kalma bir amblem olan deri bir çanta
Edebiyat
ALLAH AYNI AYETİ NEDEN DEFALARCA SÖYLER?
​Kur’an okurken bazen bir ayetin, bir nakaratın defalarca karşımıza çıktığını görürüz. Mesela: — Rahman Suresi'nde o meşhur "Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?" uyarısı tam 31 kez, — Mürselat Suresi'nde "O gün, yalanlayanların vay haline!" tehdidi 10 kez, — Kamer Suresi'nde ise "Andolsun biz bu Kur'an'ı öğüt almanız için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?" sorusu (17, 22, 32, 40) da 4 kez tekrarlanır. ​Peki, neden? Haşa, Allah kelime, söz mü bulamadı? Yoksa "eğitim sürekli tekrardır" diyen öğretmenlerin metodunu mu kullanıyor? ​Gelin, bu "İlahî Nakaratların" şifrelerini birlikte deşifre edelim: [Okuyacaklarınız Kur'an'dan benim anladıklarımdır; ayet değil yani, bir kulun kanaati] ​1️⃣ Biz bile okuduğumuz bir metinde en önemli yerlerin üstünü fosforlu altını kırmızı kalemle çizeriz ya, işte Kur’an da bu tekrarlarla: — "Bak burası can damarı, sakın burayı kaçırma!" mesajı verir gibidir. İnsan zihni akıp giden bir metinde hatta birini dinlerken bile bazen dağılabilir. 👉 İşte bu tekrarlar uyuşmuş zihne atılan birer "uyarı çekici", birer "dikkat levhası" gibidir. ​2️⃣ İnsanoğlu malum, ismiyle müsemma; hem "nisyan" (unutkanlık) ile maluldür, hem de "direnişçi"dir. Toplumların genlerine işlemiş, tortulaşmış şirk, önyargı ve alışkanlıklar öyle tek bir darbeyle falan yıkılmaz. Tıpkı Cenap Şahabetti'nin o: 👉 "Köhne fikirler, paslanmış çivilere benzer. Söküp atmak çok güçtür" tespiti gibi. ❗️Bu bölümün üstünde az daha duralım.
Kalp atışı: Azrail’in Ayak Sesleri
Zaman, Allah’ın değirmenidir. Ağır döner, sessiz döner, fakat yanılmaz bir düzenle döner. Onun hareketi gürültü çıkarmaz Fakat dünya dediğimiz şey O dönüşün içinde yavaş yavaş biçim değiştirir Bir değirmen taşı düşünmek gerekir önce Ne sabırsızdır ne de yorgunluk bilir Onun varlığı aceleye karşı bir cevap gibidir Sadece döner ve döndükçe olan olur Çünkü zamanın işi birdenbire yıkmak değildir Zamanın işi, fark edilmeden eksiltmektir İnsan başlangıçta bunu anlamaz Çünkü zaman kendini ilan eden bir kuvvet değildir Kapıya vurmaz, adını söylemez, gelişini bildirmez O daha derin bir yerden, hayatın içinden geçer Biz yaşadığımızı zannederken, o bizi yavaşça çözmeye başlar Bu dünyanın en büyük sırrı belki de budur Her şey aynı anda hem var olur hem de yok olmaya başlar Bir çiçek açar O açışın içinde bile solmanın ilk adımı saklıdır Bir insan sever Kalbin tam ebediyet dediği yerde zaman dokunur Ve o duygunun sınırlarını sessizce değiştirmeye başlar