Belki insanların bir tek ruhu var da herkes teker teker bu ruhun parçası.
Sayfa 32 - İletişim Yayınları, 9. Baskı 2026, İstanbul·Kitabı okuyor
Alıntı
İnsanların saadet anlayışları da gariptir. Kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı akıldır. Onun sayesinde diğer hayvanlardan ayrılır. Beylik sözüyle, hayata hükmeder. Fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz.
Sayfa 78·Kitabı okuyor
Alıntı
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Özlemin nasıl bir şey olduğunu açıklayabilir misiniz? “Anıları birer birer bırakmaktır.Ara sıra aklına gelir ama her defasında geri dönemeyeceğini kabullenirsin.Bu yüzden kalbinde taşıdıklarını teker teker koparırsın,tamamen yok olana kadar.”
Erkekler dünyayı ele geçirdi. Erkekler dünyayı ele geçirince de genç kızların gözyaşlarına kimse bakmadı. Teker teker toplumun saygın ya da zengin insanlarına eş olarak sunuldular. Onlara kimse fikrini sormadı.
Sayfa 349·Kitabı okudu
ÇOCUK KAÇIRAN ÖGRETMEN Azmi'yi anlatmam gerek. Azmi Karamustafa'yı. En ön sırada otu­rurdu. Altın gibi, aslanlar gibi bir yüreği vardı. Haksızlıklara başkaldırır, zayıflara kol kanat gererdi. Bu yüzden bir gece Okmeydanı'nda koca koca adamlar tarafından tabancayla bile kovalanmıştı. Okulda ilk kışım. Kar yağıyor. Çocuklar geliyorlar. Kiminin sırtında incecik, kolsuz bir kazak, kiminin ayağında plastik terlik. Bende onları giydirecek para ne gezer! 550 lira aylık alıyorum. Gi­dip bir yerlerden dört çuval dolusu çocuk giysisi topladım, okula getirdim. Azmi'yi aldım karşıma. "Sen hepsini tanıyorsun," dedim. "Kime ne verelim, söyle bakalım." Teker teker ayırdı giysileri. "Bu Şemsettin'in olsun. Kardeşinin ce­ketini giyip geliyor. Şu kazak Zeytin'e göre. Şu paltoyu da Nurgül'e verelim. O çok zayıf, öğretmenim, üşüyor ... " Giysileri öğrencilere dağıttık. Ertesi gün bir geldiler sınıfa, hepsi pırıl pırıl. Bir baktım, Azmi'nin sırtında incecik bir hırka. Kafama dank etti. "Yahu," dedim, "sana bir şey vermedik." "Ben üşümem, öğretmenim," dedi. "Onların daha çok ihtiyacı var." Öğleden sonra gidip fiyakalı bir trençkot aldım Azmi'ye. Ertesi gün de zorla sırtına giydirdim. Bir cumartesi son dersin ortasında kapı açıldı. Bir adam başını uzattı. Çıktım. "Ben Azmi'nin babasıyım," dedi. "Samsun' dan geldim. Akşama gi­deceğim. İzin verirseniz Azmi'yi alıp biraz gezdireyim." "Tabii," dedim. "Siz burada bekleyin; ben şimdi yollanın onu." Sınıfa girip Azmi'nin yanına gittim. "Gözün aydın. Hadi, toparlan da çık. Baban gelmiş ... " Cümlemi yarıda kesti. Bağırmaya başladı: "Ben o adamla gitmem! Yine beni kaçırmaya geldi! Ben burada ça­lışıp anneme bakıyorum! Beni Samsun'a kaçıracak!..." "Peki, peki," dedim. "Heyecanlanma. Seni bırakmam." Koridora çıktım. Azmi'nin babasına, "Yazılı
Sayfa 212·Kitabı okuyor
Seni az tanıyorum…Az… Sen de fark ettin mi? Az, dediğin, küçücük bir kelime.Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi… Bu yüzden belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum, demek, seni kendimden çok biliyorum, demektir. Bilmesem de, öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şey demektir. Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir…
Sayfa 349