H.G. Wells "Zaman Makinesi" (The Time Machine) romanındaki Eloi toplumunda bugün anlattığımız konulardan bahsediyodu. Wells, yaklaşık 800.000 yıl sonrasına gittiğinde, insanlığın tüm teknolojik ve entelektüel zirvelerini aşıp tam da betimlediğimiz o "yeni basitliğe" döndüğünü görmüştü.
Eloiler, muazzam bir teknolojik geçmişin mirasçıları olmalarına rağmen, artık ne okuyorlar ne de derinlemesine düşünüyorlardı. Bilgiye erişmek için çaba sarf etmelerine gerek kalmadığı bir refah döneminden geçtikleri için, zihinsel kapasiteleri körelmiş ve bir tür "çocuksu basitliğe" dönmüşlerdi. Kitabın (yani çabanın) yerini alan hazır dijital paketlerin insanı getirebileceği nokta gibi.
Romanın en çarpıcı sahnelerinden biri, Zaman Gezgini’nin devasa bir kütüphaneye (Yeşil Saray) girmesidir. Orada milyonlarca kitap bulur ama hepsi dokunulduğu anda toza dönüşür. Wells burada, fiziki kitabın ve yazılı kültürün terk edildiği bir geleceğin, aslında insanlığın hafızasını ve analiz yeteneğini nasıl yitirdiğini sembolize eder.
Eloiler sadece meyve yiyor, oyun oynuyor ve o anın keyfini sürüyorlardı. Karmaşık dilleri basitleşmiş, soyut düşünce yerini sadece temel ihtiyaçlara ve görsel uyarılara bırakmıştı. Bu durum bahsettiğimiz "mağara resimlerinin basitliğine dönüş" tezinin birebir edebi karşılığıdır.
Wells bu durumu bir "çöküş" olarak resmetmişti; çünkü ona göre zorluk ve ihtiyaç, zekayı diri tutan tek şeydi. Eğer bilgiye erişim "fazla kolay" olursa ve fiziksel dünya (kitaplar, kütüphaneler) tasfiye edilirse, insan zihni o yüksek gerilimini kaybedebilir.