Tanrı insanı namuslu ve namussuz olma ihtimalleriyle yaratır ve orada durur. İnsanın ilişkileri o ihtimalleri besler, birini ya da öbürünü. Sonuç olarak ortaya ya namuslu ya da namussuz bir insan çıkar.
Zihin kişiden bağımsızdır. İnsan onu idare edemez; canı isterse onu yapar. İnsana rağmen bir konu seçer; insana rağmen onun peşinden gider; insana rağmen onu bir kenara atar. Zihin tamamen bağımsızdır insandan.
Bu da bir yorum yapayım izninizle ☺️
Zihin+beden ikilemi başlı başına bir sorunludur. Descartes için iki farklı töz iken Spinoza için aynı tözün iki farklı “görünümü”dür. Birbirinden bağımsız değildirler.
“Bir insanın durduğu yer de düşündüğü an da geçmişte yaşadığının toplamıdır” yanlış yazmadım umarım , bu çıkarsamada bulunmanız Spinozayı anladığınızı göstiyor. Şöyle ki: Spinozaya göre töz/cevher/substantia kendi kendinin nedeni olan,kendinde olan şeydir. Tözün sonsuz sıfatları/nitelikler/attributum vardır ve biz bunların sadece iki tanesini kavrayabiliyoruz. İşte bu noktada sizin dediğin şey devreye giriyor. Bu iki sonsuz sıfatlardan biri “uzam,yer kaplama” diğeri de “düşünce,fikir” dir.
Ne güzel bir açıklama olmuş, çok teşekkür ederim. Spinoza'nın düşüncesi, insanın hem zihinsel hem fiziksel varlığını aynı anda kavramaya çalışması açısından gerçekten büyüleyici. Uzam ve düşünce gibi iki temel sıfat üzerinden hem evreni hem kendimizi anlama çabası... İşte tam da bu yüzden onun felsefesi hâlâ bu kadar canlı.
Yorumunuzla katkı sunduğunuz için tekrar teşekkür ederim. 🌿
Strauss'un 55 yıl arayla yaptığı iki ayrı konuşma metnini içeriyor kitap. Anlayacağımız üzere Montaigne, Strauss'un değişen düşüncelerine rağmen ondaki etkisini sürdürmüş.
Montaigne'in kendini anlatan denemelerini okuduğumuzda görüyoruz ki kendisi, çağının ötesinde bir düşünme yapısına sahip. Strauss'un, Montaigne'in "çağ ötesi" düşüncelerinden en çok etkilendiği kısım ise yabani, ilkel, barbar olarak adlandırılan halklar.
Montaigne'in döneminde Amerika kıtası daha yeni keşfedilmişti ve kıtaya dair birçok efsane ortalıkta dolaşıyordu. Montaigne de bizzat Yeni Dünya'dan gelen kişilerle iletişim kurduğundan bahsedip duyduklarını anlatıyor. Buradaki önemli nokta şu: Montaigne, Yeni Dünya insanlarının barbar olarak adlandırılmasını yanlış buluyor. Onların doğayla iç içe yaşamasını öne sürerek barbar değil yabani olduklarını söylüyor. Öldürdükleri kişilerin etini yemelerinin barbarlık olarak adlandırılmasını garip buluyor zira ölmüş birinin etini yemek, yaşayan birini işkence ile öldürmekten - kendi döneminde yaşanılan idam olayları - nasıl daha kötü olabileceğini sorguluyor.
Montaigne'de görülen yabani insan ile barbar insan arasındaki bu fark, Strauss'ta ilkel insan ile modern insan arasındaki farkta kendini gösterir. Strauss'un Montaigne'de en çok etkilendiği düşünce budur.
Nedenini ve Strauss'u anlayabilmek içinse kendisinin Mit ve Anlam adındaki ince ama oldukça geniş bir içeriğe sahip olan kitabını tavsiye ederim. Yaban Düşünce ve Hüzünlü Düşünceler de pek tabi okunması gereken kitaplar. Montaigne'i anlamak içinse Denemeler'i okumak güzel bir başlangıç olur.