Sema Kaygusuz’un "Karaduygun" isimli eseriyle hemhal olmak, dilin kemikleştiği, anlamın ise bir duman gibi parmaklarımızın arasından süzüldüğü o tekinsiz coğrafyada uzun bir yürüyüşe çıkmak gibidir. Kaygusuz, bizi alışılagelmiş anlatıların çok ötesine, insanın o en ilkel, en karanlık ama bir o kadar da parıltılı kederine, yani "melankolinin" o simsiyah suyuna davet eder. Bu kitap, sadece okunacak bir metin değil; sanki kadim bir mağaranın duvarlarına kazınmış, rüyalarla gerçeklerin birbirine karıştığı, tenin ve ruhun aynı anda sızladığı bir ayindir.
Sayfalar arasında ilerlerken, yazarın o büyüleyici, mitolojik ve bir o kadar da sarsıcı imge dünyasıyla kuşatılırsınız. Kaygusuz, kelimeleri öyle bir ustalıkla büker ki, anlatılan şey artık sadece bir hikaye olmaktan çıkar; bir kokuya, bir dokunuşa, bir sese dönüşür. "Karaduygun", insanın kendi içindeki o karanlık boşlukla, o "kara safra" ile barışma çabasıdır. Yazar, hüznü bir zayıflık olarak değil, varoluşun en derin katmanı, insanı insan kılan o en temel cevher olarak önümüze koyar. Bu anlatıda hayvanlar, bitkiler, taşlar ve insanlar aynı kader birliğinin içinde, aynı sessiz uğultunun parçası olarak yaşarlar.
Kaygusuz’un dili, sanki toprağın derinliklerinden fışkıran bir pınar gibi duru ama bir o kadar da ürperticidir. Metin, doğrusal bir zamanın boyunduruğundan kurtulmuş, belleğin o karmaşık ve sisli labirentlerinde kendine yol açmıştır. Okur olarak siz de bu labirentte kaybolurken, aslında kendinizi bulmaya başlarsınız. Modern dünyanın o her şeyi açıklama, her şeyi aydınlatma çabasına inat; "Karaduygun" bize karanlığın da bir dili olduğunu, suskunluğun da bir hikayesi olduğunu fısıldar. Bu, bilgelikle deliliğin, neşeyle kederin o uçucu sınırında yapılan bir danstır.
Kitabı bitirip kapağını kapattığınızda, zihninizde