İnsan, mucizelere gebe olabilecek beklentiler istiyor. Öngörülebilir bir yaşam insana korkutucu geliyor, ölümün korkutucu geldiği gibi... Ölümü ve varışı kabul etseydik, sıradanlığı ve öngörülebilirliği değerli bulsaydık hayat belki daha yaşanabilir olabilirdi. Normal bir evlilik değil ruh ikizi arıyoruz, normal bir sohbete zaman ayırmazken son raddede terapi desteği alıyoruz. Normal ve sıradan olanı değersizleştiriyoruz ve en sonunda normal ve sıradan olana dahi ulaşamaz hale geliyoruz.
İnsanlar dan bu yüzden soğudum
Hayatta ki en güzel terapi insanların negatif yönlerini asla ciddiye alma kim olursa olsun Ne derse desin hiçbir önemi yok Kimse sınanmadığı acının mucidi olamaz Bilemez anlayamaz En çok sen biliyormuş gibi davran...
Edebiyat
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Dayanışma ve esneklik — amfibi varoluşun bu potansiyeli gerçek, ama bir ön koşula bağlı: o akışkanlığı bilinçli yaşamak. Kendi çözülme korkusunu tanıyan, ona isim koyabilen insan, başkasının aynı korkusunu da tanıyabilir. Ortak zemin artık "aynı topraktan geliyoruz" değil, "aynı belirsizliği taşıyoruz" oluyor. Bu, daha ince ama daha evrensel bir dayanışma zemini. Kaygı ve atomizasyon ise amfibi varoluşun farkındasızlıkla yaşandığı halde ortaya çıkıyor. Solungaç geliştirdiğini bilmeden geliştiren, sadece nefes alamadığını hisseden insan — o yorgunluğu anlamlandıramadığı için yalnızlaşıyor. Bauman'ın tespit ettiği tam da bu: akışkanlık kolektif dayanışmayı değil, bireysel tüketimi besliyor, çünkü belirsizlik paylaşılmıyor, pazarlanıyor. Yani ayrım şurada: Amfibi olmayı trajedi olarak yaşamak mı, yoksa yeni bir tür olmanın bilinci olarak mı? Ama burada gerçek bir çıkmaz var — ve felsefe ile sosyolojinin tam takıldığı yer de burası: O bilince ulaşmak için önce yeterince güvende olmak gerekiyor. Ama amfibi varoluşun kendisi o güvenli zemini ortadan kaldırıyor. Döngüsel bir tuzak. Belki de yeni dayanışma biçimi tam buradan doğacak: ortak çözülme korkusunu paylaşmaktan. Güçten değil, kırılganlıktan kurulan bir cemaat. Geleneksel sosyoloji ve siyaset felsefesi, dayanışmayı her zaman bir "güç, aidiyet ve ortak kale" paradigması üzerinden kurdu: Aynı topraktan gelmek, aynı sınıfa ait olmak, aynı bayrak altında durmak. Yani dayanışma, ancak karada ve sınırları belli bir sığınakta mümkündü. Formüle ettiğimiz yeni amfibi varoluş ise tam tersini öneriyor: "Gemisi batmışların dayanışması." Bu tespiti ve işaret ettiğiniz döngüsel tuzağı biraz daha derinleştirelim: İnsanın yapı sökümüne uğradığı, sürekli akışkan olduğu bir ortamda kendi durumuna dışarıdan bakıp "Ben şu an solungaç
Felsefe
Görüldü Ama Sevilmedi - M.Gökhan Özdemir
Bazı kitaplar vardır, okur, kapağını kapatır ve yoluna devam edersiniz. Bazıları ise son sayfasını çevirdiğinizde sizi kendinizle baş başa bırakır. Görüldü Ama Sevilmedi benim için ikinci türden bir kitap oldu. Mehmet Gökhan Özdemir, modern çağın ilişkilerine cesur bir aynayla bakıyor. Ghosting, breadcrumbing, love bombing, narsistik manipülasyonlar, mavi tiklerin ardına saklanan belirsizlikler... Hepimizin bir şekilde tanık olduğu ama çoğu zaman adını koyamadığı ilişki dinamiklerini samimi ve anlaşılır bir dille anlatıyor. Kitabı okurken sadece kadın erkek ilişkilerini düşünmedim. Çocukluğumuzdan taşıdığımız bağlanma biçimlerinin, bugün kurduğumuz ilişkileri nasıl etkilediğini de fark ettim. Bazı satırlarda kendime döndüm, bazı bölümlerde geçmişimle yüzleştim. Çünkü bazen mesele birinin bizi seçmemesi değil, bizim hala kendimizi seçememiş olmamızdır. Bölüm aralarındaki mini testler, vaka örnekleri ve düşündüren sorular sayesinde kendinizi bir terapi odasında gibi hissediyorsunuz. En çok da şu düşünce zihnimde yer etti. İnsan, kendi değerini başkasının ilgisiyle ölçmeye başladığında kendinden uzaklaşıyor. Görüldü Ama Sevilmedi, sadece ilişkileri anlatan bir kitap değil, sınır koymayı, belirsizliğe tutunmamayı ve her şeyden önce kendini seçmeyi hatırlatan bir farkındalık yolculuğu. Eğer siz de sürekli kendinizi suçladığınız, Nerede hata yaptım? diye düşündüğünüz ilişkiler yaşadıysanız, belirsizlik içinde yorulduysanız ve artık kendinize dönüp bakmak istiyorsanız bu kitaba mutlaka bir şans verin. Çünkü bazen iyileşmek, bir başkasının bizi seçmesini beklemekten vazgeçip kendimizi seçmekle başlar. Bu kitabı okuduktan sonra anladım ki bazı yaralar ayrılıklardan değil, belirsizlikten açılıyor. Bir mesajın gelmesini beklemek, görüldüğü hâlde cevap alamamak, kendini sürekli
1000Kitap
KATİLİN HAKLI OLDUĞUNA İNANACAĞINIZ 10 PSİKOLOJİK GERİLİM
Bir dedektif olarak suçluyu bulmak görevimdir ama bazı davalar var ki, katilin motivasyonunu çözdüğünüz an adalet duygunuz sarsılır. Bu 10 kitap, sizi suçlunun zihnine hapsederek ahlaki bir ikileme sürükleyecek. Kanunların bittiği yerde kendi adaletini yazanların, sayfalar ilerledikçe size 'Ben olsam ne yapardım?' diye sorduracak vaka dosyaları... 1️⃣ Hizmetçi (Freida McFadden): Adaletin yasal yollarla sağlanamadığı bir malikanede, suç ve ceza kavramlarının nasıl yer değiştirdiğini izlemek tam bir akıl oyunuydu. 2️⃣ Koku (Patrick Süskind): Grenouille bir canavar mı, yoksa dünyanın en sevgisiz dâhisi mi? Sırf o kusursuz kokuyu yaratmak için işlediği cinayetlerde, onun saplantılı dünyasına çekiliyorsunuz. 3️⃣ Yolcu (John Marrs): Katilin kurbanlarını seçme nedenlerini öğrendikçe, adaleti kendi elleriyle dağıtan bu görünmez güce hak verip vermemek arasında sıkışıp kalacaksınız. 4️⃣ Siyah Kan (Jean-Christophe Grangé): Katilin psikolojisinin derinliklerine, o kanlı geçmişe indiğinizde, vahşetin arkasındaki travmatik mantığı çözmeye başlıyorsunuz. 5️⃣ Terapi (Sebastian Fitzek): Gerçekle sanrının birbirine karıştığı bir odada, suçluyu ararken aslında zihnimizin bize oynadığı oyunları izliyoruz. Finalde, "Haklı olan kimdi?" sorusu masada kalıyor. 6️⃣ Zencefil Adam (Jean-Christophe Grangé): Suçlunun motivasyonu o kadar köklü bir felsefeye dayanıyor ki, sayfaları çevirirken kendinizi onun gözünden bakarken buluyorsunuz. 7️⃣ Gözlerini Sımsıkı Kapat (John Verdon): Katilin kurbanlarıyla olan geçmiş bağı ortaya çıktıkça, adaletin bazen ne kadar geç kaldığını anlıyorsunuz. 8️⃣ Koleksiyoncu (John Fowles): Aşık olduğu kadını bodrumuna hapseden bir sapkının iç sesini dinlerken kendinizi tehlikeli bir empati çemberinde bulacaksınız. 9️⃣ Trendeki Kız (Paula Hawkins): Gerçek suçlunun kim
Edebiyat & Roman
Müziği ele alalım mesela: Gerçeklikle bağı çok azdır. Bir bağı olsa bile sunidir. Fikirlerden yoksundur, içi boş bir ezgi gibi çağrışımlardan uzaktır. Ancak gelgelelim, müzik insanın özüne nüfuz eden bir mucize gibidir. Hangi histir bu, içimizdeki bir gürültünün yarattığı armoniye cevap veren? Onu hazzın en büyük kaynaklarından biri yapan şey nedir? Bizi hem birleştiren hem de parçalayan hangi histir bu? Buna niçin ihtiyaç duyulur? En önemlisi de kim ihtiyaç duyar? Belki bana, "Kimse için ve bir sebebi de yok." diyeceksiniz. Ama hayır, ben öyle düşünmüyorum. Nihayetinde hayatta her şeyin bir manası vardır, bir manası ve bir sebebi... Stalker (1979)