Terapi ilerledikçe bu gencin, ince bir ipe dizilmiş boncuklar misali birbirini izleyen günlerden oluşmuş bir yaşamı olduğunu hissettim; biraz zorlansa dağılıp gidecek bir yaşam. Yaşadığı günleri bir bütün, bir hayat haline getirecek, gündelikliği aşan güçlü bir bağı, ilgisi, merakı, meselesi yoktu. Günler mutlaka iyi geçirilmesi gereken birer zaman birimleriydi, o kadar. Çünkü ölüp gidecekti işte ve gelip geçtiği bu dünyayı anlamasına da imkân yoktu. Umutsuzdu bir bakıma. İlgisizliği de umutsuzluğundan geliyordu. Derindeki depresyon gündelik tedbirlerle geçiştiriliyordu; bugünü nasıl eğlenceli geçirebilirim, işte sorun bu. Açıkça ölümlülüğün yasından kaçıyordu; ölümü unutmak istiyordu, yalnızca unutmak. Ama ölümlülüğün inkârı “var”lığı da unutmaktır.
Sonra içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim ve müzik dalga dalga sessizliğe akar oldu. Parmaklarım dansa başladı; karmaşık ve anlık hareketlerle ateşimizin yarattığı ışıktan halkayı örümcek ağına benzer incecik bir ezgiyle doldurdu. Müzik hafifçe verilen bir soluk misali bu ağı titretiyor, bir yaprağın döne döne ağaçtan düşmesi gibi değişiyordu.