sadettin ökten, “boykot demeyin, müstağni kalıyorum deyin” diyor. sözün zarafetine diyecek yok ama bence olayı o kadar romantikleştirmeye de gerek yok. çünkü her zaman “zaten ihtiyacım yok” diyebileceğimiz şeylerden bahsetmiyoruz. kimi zaman severek kullandığımız bir içecekten, kimi zaman alıştığımız bir temizlik ürününden, kimi zaman da kalitesini beğendiğimiz bir markadan vazgeçiyoruz. yani mesele , ihtiyacımız olmayan bir şeyi hayatımızdan çıkarmak değil; ihtiyacımız olduğu hâlde bilinçli olarak almamayı tercih etmek. bana kalırsa asıl kıymet de burada. çünkü insanın duruşu, işine gelen yerde değil ; bedel ödediği yerde belli oluyor. daha pahalısını almak zorunda kalıyorsun, bazen daha düşük kaliteye razı oluyorsun, bazen de yıllardır alıştığın şeylerden vazgeçiyorsun. kolay değil. ama zaten fedakârlığın bir anlamı varsa, biraz da can yakmasındandır. “müstağni kalıyorum” demek kulağa hoş geliyor ama ben “ihtiyacım var ama almayacağım” cümlesini daha sahici buluyorum. çünkü irade, ihtiyacın olmayan şeyi terk etmekte değil; ihtiyacın olduğu hâlde elinin gittiği şeyi geri çekebilmektedir. o yüzden meseleyi süslü kavramlarla anlatmaktan çok, olduğu gibi görmek lazım. vazgeçiyoruz, eksikliğini hissediyoruz, bazen zorlanıyoruz ama yine de almıyoruz. çünkü bazı tercihler konforla değil, vicdanla verilir. bu yüzden, zor da olsa, boykota devam etmek gerekiyor.
Duygu ve Düşünce
Düşünme Nedir?
İnsan, yalnızca yaşayan bir varlık değil, aynı zamanda yaşadığını fark eden bir varlıktır. Onu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri de genel olarak olup bitenleri anlamlandırma, sorgulama ve yorumlama yeteneğidir. İnsan, dünyanın gözünü açtığı andan itibaren duyar, duyar, hisseder. Fakat bütün bunların ötesinde düşünürler. Düşünmek, insanın kendisiyle, ortamıyla ve varlıklarla kurduğu en derin ilişkinin adıdır. Yaşamın içinde çoğu zaman düşünmenin ne kadar büyük bir nimet olduğunu fark etmeyiz. Oysa bir sabah verilen küçük bir karardan, bir toplumun bireylerine büyük tercihlere kadar her şey düşünme faaliyetinin ürünüdür. İnsanın bazen geçmişini okuyabildiğini, bazen bugününü değerlendirdiğini, bazen de sürdürmesini inşa etmek için düşünür. Bu alanı düşünme, yalnızca zihinsel bir faaliyet değil; insanın varoluşunu anlamlandırma çabasıdır. Düşünün, en genel anlamıyla bireylerin karşılaştığı olaylar, koşullar ve değerlendirmeler, bunlar arasında yazılımların kurulması ve yaşanması sürecidir. Ancak düşünmeden bundan çok daha fazlasını ifade eder. Düşünmek; bilgiyi sorgulamak, karşılaştırma yapmak, analiz etmek, yorumlamak ve bazen de şüpheyi sağlamaktır. İnsanın zihni, karşılaştığı olay olduğu gibi kabul etmez; onu anlamlandırmaya çalışır. İşte düşünmenin özü de burada ortaya çıkar. Felsefe tarihi boyunca düşünme, insanın en temel yetisi olarak ortaya çıkmıştır. Aristoteles, insanın “düşünen varlığı” olarak kayıtlıken aslında insanın aklının varlığının gücünü vurgulamaktadır. Yüzyıllar sonra Seneca'nın “Düşünmek, yaşamaktır.” sözü de aynı hakikatin farklı bir ifadesi olarak ortaya çıktı. Çünkü düşünmenin olmadığı yerde yalnızca biyolojik bir varoluş vardır; anlamlı bir hayat ise ancak düşünceyle mümkün olur. İnsan düşüncesinin iki temel yolunda
Duygu ve Düşünce
Reklam
Şartlar değiştiğinde tercihler yüzünü gösterir..
Suriye'nin Yeniden Dizaynı: Stratejik Sessizlikten Kurumsal Rehabilitasyona I. Giriş: Yanlış Soruların Esareti Buckingham Sarayı'nın altın yaldızlı salonlarında iki adam el sıkışıyor. Biri İngiltere Kralı III. Charles. Diğeri, bundan yalnızca bir yıl önce üzerine 10 milyon dolar ödül konmuş, ABD'nin terör listesinde adı geçen Ebu Muhammed el Şara. Bu fotoğraf bir soruyu zorunlu kılıyor: Bu nasıl mümkün oldu? Ortadoğu coğrafyası üzerine yapılan analizlerin büyük çoğunluğu bu soruyu sormaz. Bunun yerine daha güvenli, daha sığ sorularla yetinir: "IŞİD neden bu kadar güçlendi?" veya "Esad neden düştü?" Oysa doğru sorular çok daha rahatsız edicidir: IŞİD kimin işine yaradı? Şara'yı kim, ne zaman ve hangi araçlarla rehabilite etti? Ve tüm bu kaosun sonunda kim kazandı? Bu makale, Suriye'de yaşananların ne bir tesadüf ne de öngörülemeyen bir "blowback" mekanizmasından ibaret olduğunu savunuyor. Ortada, adım adım ve çok aktörlü biçimde inşa edilmiş bir bölgesel dizayn var. Ve bu dizaynın mimarlarını bulmak için komplo teorisine değil, yalnızca sonuçlara bakmak yeterli. II. Blowback'ten Öte: IŞİD ve Güç Boşluğu 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgali, sadece bir rejimi devirmenin çok ötesine geçti. Ordular lağvedildi, devletin kurumsal hafızası silindi, onlarca yıllık güvenlik bürokrasisi bir gecede yok edildi. Geriye devasa bir güç boşluğu kaldı. IŞİD bu enkazdan beslendi, büyüdü ve zamanla Suriye iç savaşının yarattığı ikinci boşlukta gerçek bir devlet gibi hareket etmeye başladı. Buna "blowback" deniyor: Bir müdahalenin, müdahale edenin öngöremediği yıkıcı sonuçlar doğurması. Daha önce de görülmüştü; 1980'lerde Sovyetlere karşı CIA tarafından beslenen Afgan mücahidleri, zamanla El Kaide'ye dönüşmüştü. Ancak blowback teorisi, IŞİD söz konusu olduğunda kritik bir soruyu
1000Kitap
İnsanlar için durum o kadar vahim durumda hoş içlerinde olmasa da
Yalanlarla, sahteliklerle, kandırmacalarla yaşarken nasıl doğru, gerçek ve şeffaf olacaklarını ya da olduklarını sanıyorlar, merak ediyorum doğrusu. Yaşamınız onların üzerine kuruluysa siz de onlarsınız ki: Olmayan rahatsız duyup kendisini ya da çevresini değiştiriyor çünkü. Uyum sağlaması söz konusu değil: Bir şeyin ucundan tutar ve arada dolaşır. Çoğunluğu baz almak yerine gerçeği ya da doğruyu baz almanız gerekirdi. O yüzden anlaşamıyoruz: Bile isteye anlaşamıyorum. Onlar için sarf edeceğim efor varsa o da hiç bulaşmamaları için olmalı. (: Değişken ruh halinde ve sürekli yenilik- gelişim gösterme sağlarken kendimden dahi bazen sıkılırken sizin ilgimi çekmeniz ne kadar mümkün? Neredeyse herkeste el, kol, beyin, kafa, ayak var. Ama bakınca neredeyse herkesler. Ne konuşacağız, ne yapacağız? Ben sadece oturma sağlandığı için hoşlanmıyorum. Bazen konu açınca da satırdan taşan çizgi muamelesi görüyor hop yine aynı ve saçma konulara giriyorlar. Tavırları bile aynı. Tipleri farklı ama o fark da etkisiz. Yine aynı: Anlamsız ve boş geliyor. Çoğunun yüzü de yok aslında. Duvara baksam en azından onun rengi ya da malzemesi hakkında bir fikir sahibi olabilirdim. Ama insanlara bakınca o da yok. İnsan görüyorum ama insan da insan göremiyorum. Dünyada bitkiler, hayvanlar, kitaplar, şarkılar, filmler... ile sadece ben kalmışım gibi hissediyorum. Hayatı böyle yaşıyorum. İnsanlarla olan kısımlarda önemsiz ve aceleci davranıyorum. Çocukları görüyorum ama bazılarında ışık yok ya da ruhu yetişkin olmuş. Neşeden uzak. Anlıyorum ki acıyla ya da üzüntü ile erken tanışıp olgunlaşmak zorunda kalmış. Onların içini görüyorum: yüzleri olmasa da, göremesem de. Bu bir yandan korkunç ama öbür yandan güzel. Eksisini bırakıp artılarını çoğaltmaya çalışıyorum. Çünkü toplamada sıfır etkisiz olsa üstüne
Hayata Dair
Rehberlik ile Dayatma Arasındaki Çizgi
İnsanın sosyal bir varlık olarak dünyaya gözlerini açtığı ilk andan itibaren kurduğu ilk bağ ailesiyledir. Bu bağ sevgi, güven ve aidiyet hissiyle bizi sarmalarken, zamanla üzerimize görünmez beklentiler hırkası giydirir. Büyüme yolculuğunda çoğumuz, bizi büyütenlerin, çevremizdekilerin gözündeki o gururlu bakışı yakalayabilmek için yoğun bir çaba sarf ederiz. Sevdiklerimizi memnun etmek, onların takdirini kazanmak elbette paha biçilemez bir duygudur. Ancak bu memnuniyet arayışı, bireyin kendi isteklerini, yeteneklerini ve hayallerini göz ardı etmeye başladığı noktada, bir içsel haksızlığa dönüşür. Hayatı, başkalarının çizdiği bir taslağın sınırları içinde yaşamak, insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıklardan biridir. Çoğu zaman "fedakarlık" ya da "saygı" maskesi altında sunulan bu durum, aslında bireyin kendi hayatının figüranı haline gelmesine yol açar. Yönlendirilmek ve boyun eğmek arasında ince bir çizgi vardır; Şüphesiz ki hayatın her aşamasında her şeyi tek başımıza bilemeyiz. Deneyimsiz olduğumuz, yanlış bildiğimiz ya da duygusal olarak sağlıklı kararlar veremeyeceğimiz çıkmaz sokaklarda, ailemizin rehberliğine, onların hayat tecrübelerine ve bizi koruma içgüdülerine ihtiyaç duyarız. Doğru zamanda ve doğru dozda yapılan bir aile yönlendirmesi, sağlıklı bir gelişim için son derece kıymetlidir. Ancak rehberlik etmek ile hayatı dikte etmek arasında keskin bir fark vardır. Sağlıklı yönlendirme, bireyin önünü aydınlatırken; dayatma, bireyin kendi yolunu seçme hakkını elinden alır. Özellikle kişinin tüm geleceğini, kimliğini ve günlük mesaisini şekillendirecek olan akademik ve mesleki tercihler, bu dayatmaların en sık görüldüğü alanlardır. Bir gencin kendi ilgi alanlarını, içsel motivasyonunu ve benzersiz yeteneklerini hiçe sayarak, sırf ailesinin veya
Reklam
Reklam