Bazı insanlar yaşadıklarını taşıyamaz; yazı buradan başlar. İnsan her gün bir şeylerin içinden geçer, fakat her geçen şey insanda iz bırakmaz. Kimi olanın üstünden yürür gider, kimi olanın altında kalır. Yazı, altında kalanın nefes aralığıdır. İçte biriken, dile gelmediğinde ağırlaşan o tortu, kelimeye dönmeden durmaz. Ateşte unutulmuş sütün taşarken bıraktığı koku gibi: geç kalınmış, yanık, ama inkâr edilemez.
Yazmak bir seçim değildir. İnsan yazıyı istemez, yazı insanı bulur. Kalem ele alınmaz, ele geçirilir. Zira bazı hakikatler sesle taşınamaz. Yüksek ses mânâyı seyrekleştirir. Gürültü, incelmesi gerekeni kalınlaştırır. Bu yüzden kelimeler çoğu zaman karanlıktan gelir. Işığın her şeyi görünür kıldığı yerde insan kendini saklamayı öğrenir. Gölgede ise saklanacak yer kalmaz. Yazı, gölgenin konuşmasıdır. Açıklamaz, sezdirmekle yetinir. Söylenemeyeni teşbihe bırakır, utancı mecazla örter.
İnsan konuşarak kendini savunur, yazarak kendini çözer. Fakat bu çözülme bir dağılma değildir. Yazı sırları ifşa etmez, onlara yer açar. Her hakikat açığa çıkmak istemez, bazıları korunmak ister. İşte bundandır, iyi metinlerin bağırmaması. Kuyu dibinden gelen bir atardamar gibi sessizdir, lâkin hayati bir sıcaklıkla akar.
Yazanın içinde sessizce inşa edilmiş bir saray vardır. Dışarıdan bakıldığında fark edilmez, kapıları gösterişli değildir. Duvarları suskunluktan örülmüştür, odalarında yankı yoktur. Bu sarayda hüküm sürülmez, nöbet tutulur. Yazar orada kendini büyütmez, kendisinden geriye kalanı bekler.
Çünkü yazmak, varlığını ilan etmek değil, hesaba açık kalmaktır.
Kalemden beklenen zarafet değildir, önce itaattir. Kalem haddini bilsin istenir. Kelime öne çıkmasın, mânâ geri çekilmesin diye. Çünkü kelime kibirlendi mi, mânâ evi terk eder. Yazı süslenerek değil, arınarak