'Şimdi bir ölüyüm ben,' cümlesi ile başlayan; okuduğunuz, sayfalar arasında raks ettiğiniz süre boyunca sanki satırlar arasından beş yüz yıllık iki el yakanıza uzanıp sizi kendi zamanına dahil ediyormuş ve siz bu eller yakanızdan hiç düşmesin istiyormuşsunuz gibi bir roman idi Benim Adım Kırmızı.
Pamuk'un, en iyi niyetli romanım, sözleriyle andığı roman, bir maktülün düşünceleriyle başlıyor. Kafasının, kitap boyunca peşinde olacağımız katil tarafından kuyunun dibinde bedeninden ayrıldığı zavallı nakkaş berzah aleminden sesleniyor okuyucuya. Ardından, on altıncı yüzyıldan beliren karakterlerin dünyasına hızla dalıyoruz. Söz konusu dünya, İstanbul Fatih'ten bir nakkaşhane ve nakkaşlar ekseninde şekilleniyor. Orhan Pamuk, Osmanlı günlük yaşamını romana uyarlayabilmek için aylarca arşivde okumalar yaptığını ve kitapta geçen en ehemmiyetsiz nesneleri dahi on altıncı yüzyılın narh ve tereke kayıtlarından bulup kitaba dahil ettiğini belirtiyor sonsözünde.
Romanın kurgusu ve iskeleti hususunda, her bölümün farklı bir karakter, nesne ağzından kaleme alınması okuma zevkimi oldukça arttırdı diyebilirim. 'Yazar, yazdığı karakterle bir bütün olmalı.' diyen Pamuk, her karakterin gözlerinden kendi dünyalarını ve yüreklerini okuma güzelliği veriyor okurlarına. Misal, yalnızca baharda çiçek açtıklarında yahut bilmem kaç yüz bin yaşında olduğunu duyduğumuzda dikkatimizi celbedecek bir ağacın gözlerinden okuyabiliyoruz romanı; yahut bir köpeğin, şeytanın, atın gözlerinden. Karakterlere verilmiş Şeküre, Orhan, Şevket isimleri de aynı zamanda Pamuk'un annesi Şeküre Hanım ve ağabeyi Şevket Bey ile babasından uzak geçirdiği çocukluğunun bir metaforu olarak yer almış kitapta.
Kitaba dair en beğendiğim noktalardan biri, tarihe ve şark kültürüne sıkça referans