Unamuno’nun Sis adlı romanı, sadece bir aşk hikâyesi değil; varoluş, kimlik, özgür irade ve insanın kendi yaratıcısıyla yüzleşmesi üzerine yazılmış felsefi bir çığlık. Kitabı okurken aşkı hiç bilmediğim şekillerde sorgulama fırsatı buldum. İnsan bazen hiç beklemediği bir anda bir bakışla tutulabiliyor; aşk, bir çift gözle varlığınızı unutturabiliyor. Augusto’nun yaşadığı aşkın gerçekliğini, gözler aracılığıyla hissettiği o teslimiyet duygusunu çok iyi anladım.
Kitap bana aşkın hem kutsal hem yıkıcı doğasını düşündürdü. Belki de her âşık, bir şekilde kendi katiline âşık olur; kimi fiziksel olarak öldürür, kimi de ondan beterini yapar: varlığını sorgulatır. Bu hikâyede de “daha beteri” ile yüzleştim. Eğer bir dünyada kimse benim varlığımı bilmeseydi, ismimi dahi anmasaydı, gerçekten yaşamış olur muydum? Kitap bana, kimliğimin ve varlığımın büyük ölçüde başkalarının bana verdiği anlamlarla şekillendiğini gösterdi. “İyi çocuk”, “mühendis”, “kötü çocuk” , "çok konuşkan" ve benzeri bir çok bunun gibi sıfatları ben seçmedim; bana verildi. Augusto gibi ben de hayatımda çoğu zaman bir yaratıcı tarafından bana biçilen rolü oynadığımı fark ettim.
Aşkın bu romanda hem yüceltilip hem de yerilmesi beni ürpertti. Bir insanın birden fazla kişiye âşık olabileceği fikri, daha önce sorgusuz kabul ettiğim “tek kişiye sevgi” inancımı sarstı. Kadını bir nesneleştirme aracı olarak gördüğünüzde bu mümkün olabilir; ama onu bir insan olarak gördüğünüzde aşkın bir kişiye özgü olabileceğini düşünüyorsunuz.
Augusto’nun sonunda kendi yaratıcısı olan yazarla karşılaşması, romanın en sarsıcı anlarından biriydi. Bu sahne, beni de kendi inancım üzerine düşündürdü; çünkü ben de bir gün kendi yaratıcımın huzuruna çıkacağıma inanıyorum. O hesap gününü hatırlattı bana.
Sis, aşkı merkeze alarak insanın