Geçmiş zamanlarda gayet kudretli bir padişah varmış.
Bu padişah, bir gün hasta düşer.
Saray halkını huzuruna çağırıp şöyle nasihat eder, arkasından vasiyetini bildirir:
“Ey dostlarım! Oğul, kız, hatun, cariye, köle ve vezirlerim.
Bana iyi bakın, halimi görüp ibret alın.
Şu yalan dünyanın beyliğine aldanıp fani lezzetlere gönül vermeyin.
İbadet, taat ve ahiret amelleriyle meşgul olun.
Bu fırsat bir daha ele geçmez, tez kaybolur.
Hayata doyulmaz, sağlık insana devamlı yar olmaz.
Yiğitlik, asker çokluğu, beylik, kuvvet ve güç sahipliğiyle mağrur olmayın.
Ölüm ansızın gelir. Gelince de, insan bütün bildiklerini unutur.
Sağlıklı ve diri olduğum günlerde kendime, ‘Yarın zulümden vazgeçer, âdil ve salih olmaya başlarım. Bir gün şu taç, taht ve bahtı bırakır, Mevla’nın dergâhına varıp yüz sürer, günahlarımın affını dilerim.’ derdim. Belki halka zulmettim lakin başta gençlik vardı. ‘Çocuklarım büyüyüp tahta geçecek olgunluğa gelsin de gözüm arkada kalmasın.
O zaman dervişane bir şekilde dünyayı terk edip yaptıklarıma tövbe ederim.’ diye düşünüyordum. Bugün-yarın derken ömrüm geçmiş, fark etmedim.
İşte şimdi, ölüm aslanı gelip beni pençesine aldı.
Bende mecal bırakmadı, güçsüz ve zayıf düştüm.
Öylece, dört yanıma çaresizce bakınıyorum.
Sakın, benim gibi olmayın ki pişmanlığa düşmeyesiniz.
Son pişmanlık fayda etmiyor.
Tövbeyi elden bırakmayın, ertelemeyin, tövbede acele edin.
Sakın ihmal etmeyin bunu.”