Zenginler, tik tak eden saatlerin peşinden koşmak zorunda değillerdi; onlar, günün saatlerini avuçlarının içinde oynatıp zarif eldivenler gibi giyerler ve her günün içinden süzülerek geçiverirlerdi. Oysa fakirler için zaman, ne kadar çekiştirirseniz çekiştirin asla yeterli gelmeyen bir takım paçavralardan, yırtık pırtık bez parçalarından farksızdı - ne ürperen teni örtmeye yarardı ne de biraz olsun sıcaklık sağlardı.
"mesele de bu işte. bilmiyorum." yanağından bir damla gözyaşı süzüldü. "çünkü çok, çok uzun zamandır beni seçmedin."
aramıza bir sessizlik çökerken hızlı soluklarım köşedeki saatin sağır edici tik tak seslerine karıştı. cevabım, alessandra'nın gözyaşlarının ağırlığı altında ezilmişti.
yoksulluk. başarısızlık. sabotaj. yıllar içinde onlarca şeye katlanmıştım ama alessandra'nın ağladığını görmek beni her defasında dizüstü çöktürebilecek tek şeydi.
"kendime de arkadaşlarıma da senin için türlü türlü bahaneler uydurup durdum. bundan sonra böyle yapmayacağım." sesi fısıltıya dönüşmüştü. "artık var olmayan bir şeye tutunuyoruz. bence bırakmanın vakti geldi. bunu yaparsak ikimiz de daha mutlu oluruz."
her kelimesi geliştirmek için on yılımı harcadığım irademe ve soğukkanlılığıma bir darbe indiriyordu. öfke, utanç ve lanet olası memleketimden çıkabilmek için mücadele ettiğim şiddetli bir çaresizliğin de aralarında bulunduğu bir duygu ordusu üzerime çullanmıştı. tüm bu şeyleri artık hissetmemem gerekiyordu.
ben artık koca bir ceo'ydum, ailesi ya da parası olmayan çaresiz bir çocuk değildim. fakat alessandra'yı kaybetme ihtimaliyle yüzleşmek...
panik göğsümü sıkıştırdı. "boşanırsak daha mutlu olacağımıza gerçekten inanıyor musun? sensiz mutlu olabilir miyim? biz beraber olmalıyız." hislerin boğuklaştırdığı kelimeler boğazımdan güçlükle çıkıyordu. "você e eu. para sempre." sen ve ben. sonsuza dek.
alessandra'nın sessiz hıçkırığı kalbimi parçaladı. ona uzandığımda geri kaçması ise o parçaların un ufak olmasına neden oldu. "bunu daha da zorlaştırma." konuşması zar zor duyuluyordu. "lütfen."
ciğerlerimdeki yumruk iyice sıkılaşırken elimi indirdim. bu noktaya nasıl geldiğimizi bilmiyordum ama mücadele etmeden onu bırakmayacaktım.
"dün her şeyi batırdım," dedim. "ondan önce
KALBİM
Bir misafir odası benim küçük kalbim,
Lâkin her misafiri hemen kabul eylemez.
Biraz hırçın ve mağrur, bu esrarlı mâbedin
Kapalı kapıları, her gelen pek giremez.
Öyle bir oda ki bu, hiçbir eşya yok, bomboş.
Yalnız bir köşesinde vuran küçük bir saat,
Kapıları kapalı, üstelik bir hayli loş.
Bu kasvetli odaya verir bir parça hayat.
Bu misafir odası, bir misafir bekliyor.
Köşede duran saat vuruyor tik tak tik tak.
Gelecek diye her an günlere gün ekliyor,
Öyle bir misafir ki, bir daha çıkmayacak!
Anılar öylesine ürkünç ve solgundu. Yüzlerini bir türlü çıkaramıyordum eskiden sevdiğim insanların. Hangisinin gözleri ışıkta elâ, loşlukta zehir yeşiliydi; hangisiydi daima manolya kokan; yoo, o değildi, ötekiydi saatlerin tik takını gülümseyerek kendinden geçmiş dinleyen...