Miraç Buğra Tokaç

Miraç Buğra Tokaç
Necm, Nevbet kelimelerinin yerine Sure kelimesinin tercihi
Onları şübhelerinin menşei ile ilzam ve boğmaktır. Şöyle ki: Onları şübheye düşürten, güya Kur'anın def'aten nâzil olmamasıdır. Demek Kur'an def'aten nâzil olmuş olsaydı, Allah'ın kelâmı olduğunda şübheleri olmazdı. Lâkin parça parça nâzil olduğundan, şübhelerine bâis olmuştur ki; "Bu beşerin kelâmıdır, parça parça yapılışı kolaydır, biz de yapabiliriz." diye şübheye düştüler. Kur'an-ı Kerim de onların kolay zannettikleri yolu, بِسُورَةٍ tabiriyle ihtar ve "Haydi mislini getiriniz de, sizin kolay zannettiğiniz parça parça şeklinde olsun" diye, onları kolay addettikleri yolda boğmuştur.
Sayfa 512·Kitabı okudu
Din İslam
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!

Miraç Buğra Tokaç

, bir kitap okudu
Puan vermedi·968 syf.·
84 günde okudu
·
2025 1. kitabı
İbn-i Haldun
9.3/10 · 1.735 okunma
Hazret-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselâm kendi kendine güneş gibi bir bürhåndır. Ve keză, o Zatın (asm) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyâneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zâtın yaradılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı; behemehal gençlik säikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemål-i istikametle, metânetle, iffetle, bir ıttıråd ve intizām üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir halini görmemişlerdir.¹ Ve keza, yaş kırka bāliğ olduğunda iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun rūsûh peyda eder, meleke hâline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu zātın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılâb-ı azīmi äleme kabul ve tasdik ettiren ve âlemi celb ve cezbettiren, o Zâtın (asm) evvel ve ahir herkesçe ma'lûm olan sıdk ve emâneti idi. Demek o zâtın(asm) sıdk ve emâneti, da'vā-yı nübüvvetine en büyük bir bürhân olmuştur.
Sayfa 458·Kitabı okudu
Din İslam
Kur'ân Lafız ve Mana Üzere Münzeldir
Hakikat-i kitap, o mânâya dallolan nazım ve nihayet nazım ve mânâ mecmuudur. Binaenaleyh işbu kelâm-ı münzele, kıraet itibariyle Kur'ân, bilkuvve veya bilfiil kitabet itibariyle kitap denildiği zaman, nazım ve mânâ beraber kasdedilmek ve daha doğrusu mânâya delâlet eden nazm-ı lâfzî veya hattî tasavvur olunmak zarurî bulunduğundan, yalnız mânâya Kur'ân veya kitap denilemiyeceği sühuletle anlaşılır. Çünkü mânâ, ne okunur, ne yazılır, okunan nazm-ı lâfzî, yazılan da nazm-ı hattîdir. Medlûl-i mahz olan mânâ ile zihinde maksud olan sûver-i elfazı, kelâm-ı nefsîyi fark edemiyenler kitabı, sadece mânâdan ibaret imiş gibi tevehhüm edebilirler. Lakin mes'ele ilm-ü fen ve bilhassa İlmü'n-nefis nazariyle mütalea edildiği zaman mükemmel, güzel, metin denilebilen efkâr ve maaninin suver-i elfaz ile öyle derin bir iştibak ve irtibatı görülür ki, lisan dediğimiz o sûver-i lâfziyeyi alıverecek olursanız fikirde, mânâda hiç bir metanet ve itkan bulamazsınız. O yüksek maani efkârdan, nişane göremezsiniz. Yani nazım yalnız ahare değil mütefekkirin kendi kendisine bile tefhim ve temyizi, mânâda mühim bir vasıtadır. Zaten böyle olmasa idi lisan ve kitabetin, terakkiyat-ı fikriye için maneviyede büyük bir ehemmiyeti kalmazdı. Bunun için nazm-ı lâfzî ve hattî ikisi birden tayyedilme suretiyle sırf mânâdan ibaret bir kitap, bir Kur'ân tasavvuru mümkün değildir. Ve yine bunun içindir ki, Cenab-ı Hakk meleklere karşı Adem'e verdiği imtiyazı, sade talim-i maani ile değil, belki talim-i esma ile vermiştir. Peygamberimize münzel olan da Kur'ân'ın yalnız mânâsı değil, hem nazmı ve hem mânâsıdır. Bunda şüphe etmemeli ve asla suizana düşmemelidir. Çünkü bu لا ريب فيه dir. Hadd-i zatında her türlü şekten âri ve her töhmetten müberradır.
Sayfa 153 - 1.cild 2/2 tefsiri·Kitabı okudu
Din İslam
Bireysel İdeolojilere Bilimsel Destek Aramak
Şengör'ün bilimin rehber edinilmesinden ne kastet­tiğini anlatan bir diğer örnek tesettürle ilgilidir. Şengör, "bilimin rehberliğini kullanarak tesettürün demokratik hak olarak sunulmasının hatalı olduğu sonucuna varır. O, vücudun güneş görmemesinin biyokimyasal açıdan insan bedenine zarar vereceğinden ve vücudun havalanması ge­rektiğinden bahsettikten hemen sonra tesettürün "dişiyi saklanması gereken bir mal düzeyine indirgeyerek, bireyin ötesinde, toplum yaşamına zarar" verdiğini söyler. Bu kısa ve son derece yüzeysel değerlendirmenin sonucunda Şen­gör tesettürün insan ve toplum yaşamına zararlı olduğuna, dolayısıyla onu yasaklamanın demokrasiye aykırı olmadı­ğına hükmeder. Elbette bu "akıl yürütme" de son derece problemlidir. Şengör'ün, tesettürün insan bedenine olan za­rarları konusunda haklı olduğunu varsayalım. Bu durum­da akla şu soru gelecektir: Demokrasiler sağlığa zararlı her eylemi yasaklamak mıdır? Bu durumda iyi bir demokraside baklava yemek yasaklanmalı, düzenli spor yapmayanlar ce­zalandırılmalıdır. Hatta bir başkası, mevcut bilimsel bulgu­lara atıfta bulunarak, güneş ışığına gereğinden fazla maruz kalmanın elde edilen D-Vitaminini yok ettiğini ve ultraviyole ışınların cilt kanserine yol açabildiğini hatırlatarak güneş altında yarım saatten fazla bikini giyilmesinin yasak­lanması gerektiğini savunabilir. Görüldüğü gibi Şengör'ün demokrasi anlayışı bu tür absürt sonuçlara gebedir.Şengör'ün bu pasajından anlaşılan odur ki, bilim, de­mokratik hakların ne olduğunu da belirleyen bir üst otorite konumundadır. Esasen bu iddia, Şengör'ün bilimi gerçek­ten rehber olarak görüp görmediğiyle ilgili soruları yeniden akla getirecektir. Görünen o ki, Şengör, bilimin ne dediğiyle ilgilenmekten ziyade kendi ideolojisine, doğru bulduğu bi­reysel ve kültürel normlara
Düşünce