Hakikat-i kitap, o mânâya dallolan nazım ve nihayet nazım ve mânâ mecmuudur. Binaenaleyh işbu kelâm-ı münzele, kıraet itibariyle Kur'ân, bilkuvve veya bilfiil kitabet itibariyle kitap denildiği zaman, nazım ve mânâ beraber kasdedilmek ve daha doğrusu mânâya delâlet eden nazm-ı lâfzî veya hattî tasavvur olunmak zarurî bulunduğundan, yalnız mânâya Kur'ân veya kitap denilemiyeceği sühuletle anlaşılır. Çünkü mânâ, ne okunur, ne yazılır, okunan nazm-ı lâfzî, yazılan da nazm-ı hattîdir. Medlûl-i mahz olan mânâ ile zihinde maksud olan sûver-i elfazı, kelâm-ı nefsîyi fark edemiyenler kitabı, sadece mânâdan ibaret imiş gibi tevehhüm edebilirler. Lakin mes'ele ilm-ü fen ve bilhassa İlmü'n-nefis nazariyle mütalea edildiği zaman mükemmel, güzel, metin denilebilen efkâr ve maaninin suver-i elfaz ile öyle derin bir iştibak ve irtibatı görülür ki, lisan dediğimiz o sûver-i lâfziyeyi alıverecek olursanız fikirde, mânâda hiç bir metanet ve itkan bulamazsınız. O yüksek maani efkârdan, nişane göremezsiniz. Yani nazım yalnız ahare değil mütefekkirin kendi kendisine bile tefhim ve temyizi, mânâda mühim bir vasıtadır. Zaten böyle olmasa idi lisan ve kitabetin, terakkiyat-ı fikriye için maneviyede büyük bir ehemmiyeti kalmazdı. Bunun için nazm-ı lâfzî ve hattî ikisi birden tayyedilme suretiyle sırf mânâdan ibaret bir kitap, bir Kur'ân tasavvuru mümkün değildir. Ve yine bunun içindir ki, Cenab-ı Hakk meleklere karşı Adem'e verdiği imtiyazı, sade talim-i maani ile değil, belki talim-i esma ile vermiştir. Peygamberimize münzel olan da Kur'ân'ın yalnız mânâsı değil, hem nazmı ve hem mânâsıdır.
Bunda şüphe etmemeli ve asla suizana düşmemelidir. Çünkü bu لا ريب فيه dir. Hadd-i zatında her türlü şekten âri ve her töhmetten müberradır.