Bizim iman ve İslâm konusundaki anlayışımıza gelince, din örfünde kendileriyle hedeflenen amaç açısından bunların ikisi de aynı konumdadır, ancak dil açısından kastedilen mâna noktasında farklılık arzedebilirler. İslâm kelimesinin farklı māna ve kullanışları bulunduğundan kâfirlerin psikolojik yapısı İslâm ile nitelenmeyi benimsememiştir, buna mukabil onlardan imanla vasıflanmayı reddeden biri yoktur. Şöyle de düşünülebilir: İslâm bir dinin adı olarak bilindiği halde imanın böyle bir kullanılışı mevcut değildir. Bunun içindir ki dâr-ı İslâm, dâr-ı küfr denildiği halde dar-ı îmân, dâr-ı tekzip denmemiştir, küfrün aynı zamanda tekzip olmasına rağmen... İşte İslâm ile vasıflanmak da bunun gibidir. Dinî açıdan kastedilen nihaî mânaya gelince, iman akıl ve nasların Allah'ın birliği ilkesinin doğruluğuna tanıklık etmesinin adıdır; ayrıca yaratmanın da yaratıklara hükmetmenin de kendisine ait olup bu konuda ortağının bulunmadığına tanıklık edilmesi. İslâm ise kişinin bütünüyle varlığını ve her şeyini tam bir kulluk statüsü içinde Allah Teâlâ'ya teslim etmesi ve bu konuda O'na hiçbir ortak koşmamasıdır. Sonuç olarak her ikisi de kendilerinden kastedilen nihaî mâna açısından bir noktada birleşmiş olurlar. Şu kadar var ki birincisi (iman) Allah'a iman etmek ve zikrettiğimiz şeyleri O'na tahsis etmekle, ikincisi ise sözünü ettiğimiz hususu Allah'a özgü kılmakla hasıl olur. Bu söylediğimize yüce övgüye sahip Allah'ın şu beyanı tanıklık eder: "Allah çekişip duran birçok ortağın sahip olduğu bir adamla (kõle) yalnız bir kişiye bağlı olan (selem) bir adamı misal getirir. Bu ikisi hiç eşit olur mu?". şu yönden ki Cenab-ı Hak müslümanı tek bir efendiye ait olanla nitelemiş, kafiri de çekişme halindeki efendilere ait olana benzetmiştir.