• 342 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Son zamanlarda toplumsal cinsiyet konusuna önceki zamanlara nazaran daha da ayrıntılı bir şekilde odaklanmaya çalışıyorum. Gerçekten de durumun mühimliğini kimi çok değer verdiğim insanlar tarafından kavradıkça ben de ister istemez kendimi toplumsal cinsiyet ile ilgili gerek kitapları gerekse de makaleleri okurken buluyorum. Aslında mesele bu konuyu araştıranlar, merakı olanlar ya da bitirme tezi yapacak olanlar dışında tüm toplumu kapsıyor. Tez demişken aklıma geldi, günümüzde artık bazı konular yalnızca ödevlerde kalır hale geldi. Bu bana göre en yaygın şekilde felsefe ve sosyoloji bölümlerinde bu şekilde. Belirlenen bir konu yalnızca bir geçiş aracı, tabiri caizse bir anahtar olarak kullanılıyor. Anahtarı elde ettikten sonra onun hakkında özellikle tezi sunanlar tarafından bir daha herhangi bir şekilde kafa yorulmuyor. Örnek verelim, mesela toplumdaki dışlanan bazı bireyler hakkında yapılan bir tez konusu salt bir okulu bitirebilme aracı dışında gerçekten çözüme ulaşma kaygısı güdülerek yapılıyorsa değerlidir. Yapılan tez, araştırma, anket her ne ise, bittiğinde konuya ilişkin ne gibi yararlar sağlayacak ve en önemlisi konu edinilen kişilere geri dönütü neler olacak? Aşırı derecede hayalperest değilim, elbette ki bazı konuların çözülmesi için zaman gerektiğinin farkındayım ama en azından iyi bir amaç içerisinde olmak gerektiğine inanıyorum. Toplumsal cinsiyet konusu özellikle sosyologların, sosyoloji öğrencilerinin ilgisini çeken bir konudur ama bununla sınırlı da kalmamalıdır dediğim gibi. Toplumun bizatihi kendisi ile ilgili bir konuyu toplumda göremedikçe bir kusurun giderilmesi için olması gerekenden çok daha uzun zaman gerekecektir.

    Toplumsal cinsiyet denildiğinde ne aklımıza geliyor? Herkesin belki de ilk olarak renk dayatması canlanır aklında. Kız ise pembe, erkek ise mavi. Bunun sebebi nedir? Mavinin güçlü bir renk olması mı? Hayır, bunlar sadece bizlerde oluşturulan birtakım algılar. 200-300 yıl önce pembe-kırmızı renk erkek ile özdeşleştiriliyordu, çünkü o zamana göre bu renkler daha çarpıcı ve güçlü görünüyordu. Demek istediğim renklerin 'güçlü bir etkiye sahip olması' falan değil. Demeye çalıştığım şey toplumsal algı dediğimiz şeyin bir kere yerleştikten sonra değiştirilmesinin çok zor hale gelmesi ve de adeta 'mantıklılaştırılması'. Toplumsal algıda bu gibi dayatmalar tabiri caizse, dayatılan toplumun içinde ne kadar 'yıllanırsa' etkisi de o denli köklü hale geliyor. İşte toplumsal cinsiyet de bir hayli yıllanmış olanlardan. Cordelia Fine tam da bu noktadan başlıyor işe; toplumsal örtük çağrışımdan. Birtakım bilimsel gibi görünen kelimelerle sizi sıkacak da değilim, ama mesele sanıldığından çok daha derin. Örtük çağrışım dediğimiz şey toplumsal bir etkinin insanın çevresindeki örüntülerin tekdüzeliği ile zihindeki algıyı da değiştirir hale getirmesi denebilir. Bu da tam olarak toplumsal cinsiyet algısının yerleşkesinde kilit noktalardan biri. Yani lafı şuraya getirmeye çalışıyorum, en basitinden çocuğunuz kız diye pembe renge yönelmeniz tamamen toplumsal bir dayatmadan ibaret.

    Kız çocuğu pembe renk giymesin de demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu da oldukça mühim bir konu bence. Toplumsal cinsiyet kavramından bu şekilde bahsedildiğinde bir kesim 'erkekliği ve kadınlığı' saptırmaya, hatta kadını erkekleştirmeyi, erkeği kadınlaştırmayı (o birileri böyle diyor genelde) amaçladığını zannediyorlar. Hayır, konunun buraya çekilmesi de tamamen bir ön yargıdan ibaret aslında. Bu ön yargıya sahip insanlardaki ataerkilizmi fark etmenizi isterim. Kadına pembe ve türevleri renkleri yakıştıranlar için geri kalan tüm renkler erkeğe göre uygun, 'tehlikesiz' renklerdir. Renklerde bile bir paylaştırma var, korkunç. İşin en garip kısmı da mesela bir erkek, kadına atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde daha çok aşağılanır hale gelirken, bir kadın erkeğe atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde aynı düzeyde bir aşağılama olmuyor. Toplumda genel itibariyle ataerkilizm hakim olduğundan erkeğin kadınlara özgüleşmiş bir şeyi yapması adeta kendi isteğiyle 'tahtından' inmesi anlamına gelmektedir, ki bu da toplumda büyük bir utanç kaynağıdır. Diğer yönden iş daha da vahim bence, bir kadın erkeklere özgüleşmiş bir şeyi yaparsa toplumda adeta 'rütbe atlamış' gibi görülmektedir.

    İnsanlar temelde bir haklılığı, mantıksal bir yönü gördükleri için değil de, sırf bu örneği çok fazla gördükleri için bir örüntü oluşmaya başlar, bu örüntü de zihni örtük çağrışım dediğimiz etkiyle kısıtlamaya, mesela belirli renkleri belirli cinsiyetlere aitmiş gibi görmeye zorlar. Toplumsal kimlik bir kere elde edildiğinde çevresel etmenler buna o denli uyar ki, bizi mevcut rolü daha iyi bir şekilde üstlenmemize yol açar. Örneğin duygusal bir erkek bu hegamoni altında tutunamayıp, bizzat kendi kişiliğini değiştirmeye zorlanmakta, dış dünyada, popülasyonun içinde 'sert' görünümlü olmaya kendisini zorlamaktadır. Dış dünyadaki bu dayatmalar o denli keskindir ki, kabul edilenin aksi bir davranışla karşılaşılırsa şayet o kişi sürüden bizzat def edilir. Def edilmekle kalmaz belirli damgalar yiyerek o çevresel popülasyondaki diğer türevlerinde de kendine yer bulamaz. Çünkü bir kere mimlenmiştir artık. Bugün çok yerinde bir alıntı gördüm sitede, bir ülkede eğitim ve kültür seviyesi düştükçe bel altı küfürlerin de çoğaldığından söz ediyordu. Gayet yerinde, buna ek olarak hegamoni de bireyi bizzat bunları yapmaya da zorlar. Mesela sert ve güçlü görünmek kavramlarının içini sürekli doldurmaya başlar. Sert ve güçlü görünmek kimi dönemlerde (erkek için örneğin) elinde tespih çevirme, küfürlü konuşma, trafikte riskli bir şekilde araç kullanmayı cesaret olarak görme haline gelir, kimi dönemlerde de bu kavga etmeye, birbirine zarar vermeye kadar gider (sözde hayvanlardan ilerideyiz!). Doğan bebek de ister kız ister erkek kendilerinin üzerinde daha kendileri mantıklı düşünebilme yetisine bile sahip değilken hakim olan bir hegamoni ile doğmuştur. Bu hegamoni ki topluma durmadan her türlü yoldan, ister kültürel, ister gelenek görenek yoluyla, ister yanlış anlaşılan bir din yoluyla ataerkilizmi durmadan enjekte etmekte, bu zehirden kadınların olağanüstü zararlar almasının yanı sıra erkekler de belirli düzene uymaya zorlamakta, onlar da bu zehirden nasibini almaktadırlar maalesef. Toplumsal cinsiyetle ilgili başka bir incelememde ataerkilizme karşı çıkabilmenin bir kadın veya erkek işi değil, insan işi olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Zaten bütün radikal yanlış anlaşılmalar da kimi insani konuların savunulmasının sadece belirli bir kesiminin hakkı olduğuna inanmaktan kaynaklanıyor maalesef.

    Fine, bu bağlamda doğuştan bulunduğu öne sürülenin aslında benliğin kendini sosyal bağlamlardaki beklentilere uydurması olduğunu da daha net bir biçimde vurguluyor. Çok temel bir örnek verir. Empati duygusunun birçok kesim tarafından kadına atfedilmesini araştırır örneğin. Bunun derin bir felsefi, sosyolojik ve psikolojik analizini yapar. Bununla ilgili yapılan deneyler de göstermektedir ki empati konusunda iki cinsiyet arasında, birinin diğerinden o konuda üstün olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir veri yoktur. Başka bir örnek de matematik konusu. Neden hep matematikte ve onun türevleri olan mesleklerde ilk başta erkekler akla gelir? Bu iki konuda derin analizler içeriyor eser. Kadınlara ve erkeklere atfedilen 'yetiler'. Buna biraz odaklanmak istiyorum. Çünkü ortada oldukça somut verilerle yapılan deneyler ve bu deneyler sonucunda açığa çıkan mükemmel sonuçlar var. Bilgisayar mühendisi dendiğinde akla gelen süper zeki, dağınık, odası atıştırmalık dolu, bilgisayar başında Star Trek serisini 34. kez izleyen, gözlüklü tip neden aklımızda erkek olarak canlanır? Gerçekten de belirli yetiler belirli cinsiyetlere mi atanmıştır? Daha anaokulunda başlayan kimi etkinlikler, hadi Buse sen bu kızı giydir bakalım, Musa sen de sayıların içini boya (neden Musa giydirme yapamaz, onu kızlar yapar diye bir kural mı vardır mesela? ) gibilerinden bahsediyorum, bunlar daha ilk baştan bizi belirli tiplemelere sokar. Bu, insan psikolojisinin değişmez bir özelliğidir, siz ortama farkında olmaksızın bile ayak uydurur hale gelirsiniz, bu zihninizin uyguladığı bir uyum taktiğidir. Bu açıdan diyebiliriz ki, mesela toplumsal cinsiyet ile empati hakkındaki kültürel beklentilerin netliği hangi toplumsal cinsiyet ait olduğunu bilen bir zihinle etkileşim halindedir. Kişinin kendini bir toplumsal cinsiyette görmesi kimi duyguları hissetme ya da hissetmeme zorunluluğu yaratır (tıpkı üstte verdiğim duygusal erkek örneği gibi). Bu da kişinin bir nebzeden sonra farkına varamayacağı ölçüde normalleşir. Çok mu derin oldu? Yetmedi, hadi gelin az daha derine inelim.

    Zihinsel rotasyon performansının ilk başta erkeklerde daha iyi olduğu sanılır. Yani belirli bir hesaplama içeren işlerde erkekler buna daha yatkınmış gibi bir algı vardır hep. Belki de sırf bu yüzdendir çoğu üniversitede mühendislik fakültelerinde çok az kadın bulunmasının sebebi. Fine, bu hesaplama dahilinde olan olgularda yapılan bazı deneylerden bahsediyor. Burada iki katmanlı bir toplumsal cinsiyet algısı var, dikkat edelim de derinlikte boğulmayalım! Zihinsel rotasyon performansı dediğimiz eylemde kadınları ve erkekleri belirli bir teste tabi tutuyorlar. Testlerdeki hesaplama içeren işlemler kimi temaları da beraberinde barındırıyor. Erkeklerin performansı, onların testlerinde sonuçlar mesela "uçak gemisi temelli, nükleer itiş mühendisliği, denizaltı ve denizcilik" gibi görevlerle ilgili olduğunun söylenmesi dahilinde kadınlara göre öne geçerken, aynı test bu sefer kadınlarda "kıyafet tasarımı, iç dekorasyon, dekoratif yaratıcı el işi, örgü dikiş, çiçek düzenleme" gibi temalarla birlikte anlatıldığında bu sefer de aynı testte kadınlar öne geçiyor. Aslında cinsiyetlerin kendilerini bu kıyaslamaları (matematik=erkek) bile toplumsal cinsiyete dahil iken neyin neye, kimin kime üstünlüğünden söz ediyoruz? Başka bir deyişle kadınların mühendislik, hesaplama gibi konularda etkin olmamasının tek somut sebebi, kadınlara yıllardan beri dayatılan en basitinden matematik=erkek dayatmasıdır, mühendislikte gerçekten başarılı olamamaları değil. Bu egemen anlayışın bulunduğu bir ortamda zihnin kendini psikolojiksel olarak geri çekmesi söz konusu.

    Bir deney daha. Angelina Moe tarafından yapılan bir deneyde yapılacak olan testten önce iki gruba da birbirinin tersi söylemlerde bulunulur. Erkek grubuna "muhtemelen genetik nedenlerden bu testte erkekler kadınlardan daha iyi performans gösteriyor" denir. Aynı şekilde kadın grubuna da kadınların bu testte daha iyi oldukları söylenir. Sonuç ne oldu dersiniz? Kendilerinin daha iyi olduğunun iddia edildiği cinsiyetleri içeren gruplar diğerine nazaran daha başarılı olur. Bu ve bunun benzeri somut gerçeklerin kanıtladığı tek bir şey var; stereotip, herhangi bir konuda performans açısından oldukça belirleyici bir etmendir. Matematik=erkek hegamonisi mesela artık o denli yerleşmiş durumdadır ki, salt bu kazınmış tiplemelerden dolayı kadınlar istatiksel olarak bu konuda geri kalmaya başlarlar. O konuda gerçekte kötü olmalarından değil, baskı altında olmalarından dolayı. Dolayısıyla erkek hegamonisinin çok olduğu alanlarda ister istemez kadınların ilgisi de az oluyor. Erkekler matematikte kadınlardan daha iyi olduklarından değil, daha iyi olduklarını düşündükleri için matematiğin, mühendisliğin peşinden koşuyorlar. Bu hegamoni altında kalan kadın da ister istemez bir baskı hissediyor ve başarısı bu baskı sebebiyle düşük olabiliyor. Burada şu hatırlatmayı da yapalım hegamoninin ataerkilizmden dolayı erkekselleştirilmiş olan yönlerine daha çok rastlanması onu direkt olarak erkekliğe dayatmamıza da olanak tanımaz. Aynı örnek kıyafet tasarımına ilgisi olan ama kadın hegamonisi altında, baskıdan dolayı başarısız olan bir erkek üzerinden de verilebilir elbette ama diğeri kadar da sık rastlanır olmayacaktır.

    Kendimizi toplumun dayattığı bir kadın veya erkek olarak düşünmediğimiz sürece yargılarımız, eğilimlerimiz ve ilgi alanlarımız arasında pek fark yok aslında. Toplumsal cinsiyet, cinsiyetlere bazı şeyleri atadığından dolayı, herhangi bir cinsiyet bazı şeylere daha aşina, yatkın, yetenekli gibi düşünmeye başlarız. Bu açıdan cinsiyetlerin birtakım kültürel alışkanlıklardan ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Belirli dayatmalar sadece kadının, kadınsı olarak kabul edilmiş şeylerle, erkeğin erkeksi olarak kabul edilmiş şeylerle ilgilenmesinin zorlanmasının dışında da var. Mesela kadınlar hegamoni altında işgal edilmiş bir meslekte yükselmeye çalışırlarsa bu yükselme sırasında üstlerinde onları adeta erkeksileştiren bir baskı hissediyorlar. Not aldığım bir deneyi daha anlatmak istiyorum. İşverenlere işe başvuru yazısının iki farklı şeklini okutuyorlar. Erkek ve kadının yazmış olduğu ikişer versiyonda başvuru yazısı. Kibar yazılmış olanlar ve kaba, iddialı yazılmış olanlar. Kibar olan başvuru yazıları işverenler tarafından kadın ve erkek ayrım gözetmeksizin olumlu değerlendirilirken; kaba, iddialı yazılmış olan başvurularda erkekler adaylar çok daha fazla işe alınır. Bu aslında ataerkilizmde kadının ne yaparsa yapsın kusurlu bulunduğunun da bir göstergesi. Bir meslekte kabul görülebilmek adına sert ve iddialı olmak bile gerekiyorsa örneğin, onda bile erkekler sorgusuz sualsiz bu işi daha iyi yapar hale getirilip, kadının her şekilde önü kapatılıyor. Önemli mevkilere gelebilmiş olan kadınların huysuz, sert, soğuk olarak nitelendirilmeleri de bunun bir tür göstergesi de değil midir? Ayrıca kadın da bilfiil erkeksileştirilmeye çalışılır, şayet yükselmek istiyorsa toplumsal cinsiyetin erkeğe dayattığı şeyleri kadından da talep etmesi trajik bir durum değil de nedir?

    Fine, nörobilimsel konulara da el atıyor. Kimi beyinsel araştırma olarak iddia edilen 'teorilerin' toplumda genelgeçer olarak kabul edilmeye ne denli yatkın olduğunu gösteriyor bizlere. Bilimsel verilerin zayıflığı ile popüler iddiaların gücü arasında şoke edici bir uçurum var ne yazık ki. Asıl spekülasyon, kimi asılsız ve kanıtlanmamış iddiaların bir kez kamuoyuna çıkıp kültürün bir parçası haline geldi mi, son kullanma tarihi geçse bile varlıklarını ısrarla sürdürmeleridir. Örneğin hiç daha önce şu kanıtlanmamış, teoride kalan basit sanıyı duyduğunuz mu bilmiyorum; işaret parmağı ile yüzük parmağı oranı. Onun teoride kalan, kanıtlanmamış bir olgu olduğunu biliyor muydunuz? Bir parmak boyu onca şeyi apaçık belirtecek bir şey değildir, olan şey çok daha komplike bir durumdur. Beyin hakkında o denli az bilgiye sahibiz ki halen daha, işte tam da yine bu sebepten herkes, özellikle toplumsal cinsiyetçiler hemen insan beyninden dem vururlar, iddia ettikleri şey teoride kalsa bile onlar için yeterlidir sonuçta; o asılsız, kanıtsız bilgiyi topluma enjekte ettiklerinde toplum onu sırf ataerkilizmi desteklediği ve uyum gösterdiği için benimseyecektir zaten. Bu asılsız iddialara bir örnek de, sözde bir deneyde kız çocuğuna oynaması için verilen kamyonu kucağına alarak, adeta onu bir oyuncak bebekmiş gibi avutmaya çalışarak, "üzülme minik kamyoncuk" diyerek oynamasıdır. Bu da asılsız bir iddiadır aynı şekilde.

    Hayvanların beyni ile insanların beyni bir değil ama bazı hayvanlarda yapılan deneyler bile toplumsal cinsiyet olgusunu yanlışlayan bulgular elde etmemizi sağlıyorsa bizler insanlar olarak neden halen daha toplumsal cinsiyete batıp kalmış durumdayız? Deney basit, farelerde erkek fare yeni doğan, babası olduğu yavrularla asla ilgilenmez, ilgilenen hep dişi faredir. Ama bu deneyde yeni doğan yavrular annesiz bırakılıyor, o zamana dek bilinen bilgilere göre yavrularla asla ilgilenmeyeceği beklenen erkek, baba fare de onların yanına konuyor. Bir süre geçiyor yavrular daha fazla dayanamayacakları kritik bir andan sonra erkek fare adeta dişi bir fare gibi onlara ebeveynlik yapmaya başlıyor.

    Cinsiyetin biyolojik olarak varlığını reddetme olarak değil, toplumsal bir dayatma olan ataerkilizm tarafından belirlenen kenarları aşırı keskin bir cinsiyet ayrımı toplumun tamamında görülen birçok sorunun ana sebebi. Bu ne kimilerince algılanan bir cinsiyetin başka bir cinsiyet haline sokulması ne de insanın doğasında olmayan bir durum. Hem zaten bu asılsız iddialarda bulunanlara göre bir cinsiyeti kendinden uzaklaştıran şey o toplumsal cinsiyetin buyruklarını reddedebilmek değil midir? Ki zaten onlara göre mesela pembe giyen bir erkek kadınlaşmış, saçını kısa kestiren bir kadın erkekleşmiştir. Ne kadar da sığ düşünceler. Bu durum ülkelere mahsus bir durum da değil. Kimi yabancı ülkelerde halen daha doğum ilanlarında erkeklerin "gurur" kızların "mutluluk" verdiği yazılır her defasında. Daha doğduğumuzdan itibaren, küçük bir bebekken bile üzerimizde toplumsal cinsiyet dayatmasının ağırlığı ile yetiştirilmeye başlanıyoruz. Yeni bir bebeğin doğum haberini aldığımızda mesela ilk sorduğumuz sorunun kız mı erkek mi olması da toplumsal cinsiyet kaygısını yansıtmıyor mu sizce de? Bir babanın, oğlum olsun, diye istekte bulunması onun oğluyla eril, erkeksi olarak kabul edilen dayatmaları birlikte yapabilmelerinin bir isteği değil midir mesela? Sorunun kaynağı, cinsiyetleri aşırı bir şekilde kutuplaştırmak aslında. Hem bu, hem de tek kutuplu hale getirmeye çalışmak.

    Üniversitede bu konuda yüksek lisans yapan bir hocamla bu konu üzerinde uzun uzun konuştuğumuzda kendisi, şimdiki orta yaşlı ve yaşlı nesilde bunun değişmesinin imkansız olduğunu ancak sonraki nesillerde, yeni nesillerin bilinçlenmesi yoluyla bazı şeylerin rayına oturacağını, kendisinin de o günleri muhtemelen göremeyeceğini söylemişti. Kim bilir, belki de haklıdır? Ama bir yolu kutsallaştıran o yolu tamamlamak mıdır yoksa o yolda yürümek mi? Ya da şöyle mi söylemeliydim; hepsinden de kutsal olanı o yolu bitiremeyecek olanın diğerlerine yolun sonuna nasıl sağ salim varacaklarını söylemesi değil midir?
  • Hélène Cixous, post yapısalcı feminizmin -Madan Sarup’un “Fransız feminist kuramı” dediği- üç isminden biri. 5 Ocak 1937’de Cezayir’de doğmuş, kendisini çok fazla tanımıyoruz. Luce Irigaray ve Julia Kristeva ile benzer bir düşünce hattında yer alıyor. Ortak noktalarından biri, geliştirdikleri eleştirel yaklaşımın aynı zamanda feminizmi de hedefliyor olmasıdır, diyebiliriz. Buna göre, asıl sorun, batı kültüründe kadıının “fallus” ve “logos” merkezli yapısındaki kadının konumudur.

    Feminizmin “eşitlik” odaklı politik etkinliği bu konumla gerçek anlamda bir hesaplaşmaya girişmemiştir. Sorunun daha çok “hak eşitliği” ve “özne olarak tanınma” ekseninde formüle edilmesi, bir bakıma “fallus-merkezli” eril anlam dünyasının dönüştürülmesi ve bunun için de sorgulanmasını göz ardı etmekle sonuçlanmıştır. “Feminizme karşı feminizm” diyebileceğimiz bir yaklaşımla Fransız feminist kuramı, “dişilliği” yapı-söküm aracı olarak devreye sokar. “Kadının konumu” denilen şey bu bakımdan salt bir “özne konumu” olarak anlaşılamaz ya da anlaşılmamalıdır; mevcut dünyanın eril yapısının kuruluşuna içkin bir eksiklik noktası, bir bastırılma anı, Lacancı anlamıyla bir “leke”dir “dişillik”.

    Cixous da, benzer bir düşünce hattını izliyor. Romanları, oyunları, edebiyat eleştirileri ve yorumlarıyla kendine özgü düşünçelerini ortaya koyuyor. Cezayir bağımsızlık savaşının, altmışlardan itibaren Fransız düşüncesinde yarattığı bir etki var; sömürge-sonrası-teori’nin özneliği bir dil sorunu, onu da bir anlamda cinsiyet sorunu olarak sökmeye yönelmesinde bu etkiden söz edebiliriz. Cezayir kökenli Cixous’un, “ötekilik” denilen durumu her şeyden önce bu bağlamda doğrudan deneyimlediğini söylemek mümkün. Dışlayıcı mekanizmanın aynı zamanda bir kapsayıcılıkla kurulduğunu -ben’in öteki’ni tarif ettiğini, yerini belirlediğini- böylece anlamak, muhtemelen “cinsel fark”ın bu kuruluştaki yerini de başka bir şekilde farketmeyi getirmiştir.

    Kristeva ve Irigaray gibi Cixous da felsefe, edebiyat ve psikanaliz alanlarında dolanıyor. Heidegger, Lacan ve Jacques Derrida etkisinden söz etmek sanırım şaşırtıcı olmayacaktır.

    Cixous’un felsefi yöneliminde iki ana nokta dikkat çekicidir: Birincisi, diyalektik dahil çelişki ve hiyerarşi üzerine kurulu her türden düalist düşünce bicimlerinin reddi ve ikincisi, tam da bu hiyerarşik yapıya karşıt olarak çok-sesli olduğunu söylediği dişil yazı’ya verdiği kesin önem. Öyleki, dişil libido ile dişil yazın arasında parallellikler kurmanın da ötesinde, Cixous, ataerkil düzende bu düzenin yapısına karşı ancak dişil yazın dediği şey ile mücadele edilebileceğine inanır.

    İkili karşıtlıklar hiyerarşisine karşı çıkma konusunda Irigaray ve Kristeva’da benzer bir yaklaşıma sahip. Batı kültürünün düşünsel, siyasal ve toplumsal kuruluşu bir “insan doğası” tasarımı üzerine kuruludur, dolayısıyla benlik ve öznelik konumları ya da “kadın” ve “erkek” oluşlar da bu tasarıma göre inşa edilmiştir. Tasarımın kendisine yönelik itirazlar sorgulamalar olsa da yapısalcılık-sonrası-teori’nin söylediği üzere, esas olarak bu tasarımın temelindeki argümanlar, temel varsayımları olduğu gibi kalmaktadır: doğa/kültür, zihin/kalp, biçim/madde, konuşma/yazı türünde ikili yapılar, temelde batı düşüncesini yapılandıran ve onun siyasal düzenlemelerini belirleyen sıradüzenlerdir.

    Cixous bunları, kadın ve erkek arasındaki karşıtlık bağlamında ilişkilendirirken, “kadın” esas olarak “erkek” egemen dil alanında konumlandırılmasına itiraz ediyor. Bu işleyişte sorun her zaman karşıtlıklardan birinin üstün tutulmasıdır. Egemenliğin doğası gereği. Bununla birlikte diğer terim bastırılmakta ve bu çatışkıya bağlı olarak terimler birbirine kenetlenmektedir. Bu türden ayrımlar, diyalektik yapılar olarak değerlendirilir ve sistemin tam da bu yapısallığı açısından analiz etmek gerektiği söylenir. Cixous’un mitolojik anlatılardan günümüz metinlerine, dinsel öğretilerden diyelim Freud’un psikanaliz yazılarına kadar izini sürdüğü ve sorguladığı şey bu yapısallığın işleyişidir.

    Öznelliğin kuruluşu sürecinde bu diyalektik yapının işleyişi söz konusudur. Hegel’in efendi-köle diyalektiği bu mekanizmanın felsefi karşılığını gösterir. Burada öznenin, kendinden ayrı gördüğü bir başkasına gereksinim vardır. Öznenin özne olabilmesi, yani kendini bilmesi ve tanıması için zorunlu bir süreçtir ve bu süreçte başkası bir tehdit olarak algılanır, dışlanarak tanınır. Bu dışlayarak tanımanın getirdiği bir tanımlayıcılık biçimi vardır dolayısıyla. Cixous bunu kadın-erkek konumları bağlamında yeniden değerlendirir; kadın’ın ataerkil toplumsallıkta “başka” olarak değerlendirilişini gündeme getirir. Post yapısalcı feminizm bir bakıma buradaki dışlayıcı mekanizmayı bir tanımlama sorunu olarak ele almayı ve tanıma mekanizmasında yakalamayı öneriyor gibidir.

    Bu noktada Cixous’un “kadın yazısı” ya da “dişil yazı” -ecriture feminine- diyebileceğimiz kavramlarına varırız. Yazınsal alan Fransız feminizmi için özel bir anlam taşır; buna göre, bu alan sıradüzenli olmayan bir niteliğe sahiptir ve çifte cinsiyetin gösterilmesi bakımından önemlidir. Bu tür bir yazıya örnek olarak James Joyce, Kleist, Hoffmann Edgar Allan Poe, Genet, Shakespeare, Freud gibi yazarlardır. Bu yazarlar, bir şekilde temel, yerleşik kategorilerin altını oyan metinler üretirler. Özellikle sabit öznelik kavramını kabul edilemez bulan Cixous, bu metinleri bir aşındırma ve bozma hamlesi olarak önemsiyor olmalı.

    Kadın, mevcut halde, patriyarkal toplumsallığın ürettiği ve konumlandırdığı bir varlığa sahiptir; ancak, varsayımsal olarak tümüyle ele geçirilememiştir. Dişil yazı, bu ayrımda devreye girer öncelikle; kadınlar kendi bedensellikleriyle ilişkiye geçerek kendi varlıklarının farkına varabilirler, ve kendi hikayelerini kendileri olarak anlatabilirler. Bu noktada Cixous, kadının bedeniyle olan ilişkisinin kültürel olarak önceden belirlenmiş olduğu tezinden hareket eder, ancak bedenle kurulan gerçek bir ilişki durumu farklılaştıracaktır. Dişil libido ile yazı arasında bir koşutluk ilişkisi kurar Cixous; dişil yazının yazının devreye girdiği yerde burasıdır, yazı tam da kültürel olanı anlama ve yeniden biçimlendirme potansiyeli taşıdığından önemlidir. Yazma edimi, kadının belirleyici edimi olmalıdır, ancak bu dişil bir yazma edimidir. Bu yazı pratiği, çok-sesli olmasının yanı sıra farklı bir öznelik imkanını yaratır.

    Böyle anlaşılmakla birlikte, esas olarak “dişil yazı”nın indirgenebilir bir tanımı söz konusu olamaz, Cixous’a göre. Yalnızca şu söylenebilir: Dişil yazı fazlasıyla sese benzer ya da sese yakındır. Yani, konuşma etkinliğine benzemesi, dişil yazının karakteristiğidir. Sesse kadınlara özgü müzikten ileri gelir, “sevginin ilk nesnesinden gelen müzik“. Burada ses ya da konuşma, bilinçdışına yakınlığı noktasında önemseniyordur. Dişil yazının özellikleri de ifade edilebilir; çok-seslilik, kesintisizlik, belirsizlik, çizgisel olmayan zamansallık gibi. ögelerini bizzat kendi anlatılarında uygulanmıştır.

    “Bir topluluğun karşısında konuşan kadını dinleyin (acıyla sesini yitirmemişse eğer).”Konuşmaz”, titreyen bedenini ileri atar; kendini bırakıverir, uçar;bütün benliği sesine geçer ve konuşmasının “mantığı”ni bedeniyle ayakta tutar.Bedeni yalan söylemez.Kendisini soyar.Aslında, kadın düsünmekte olduğu şeyi bedensel olarak maddeye dönüstürür; onu bedeniyle imler.Bir anlamda, söylemekte olduğu şeyi kaydeder.Cünkü güdülerinden konuşmadaki denetimsiz ve coşkulu rolü sirgemez.Konuşması, “kuramsal” ya da siyasi olduğunda bile, asla basit, çizgisel veya “nesneleşmiş”, genel nitelikli değildir; öyküsünü tarihe dönüstürür.

    Kadınların konuşmasında, yazılarında olduğu gibi asla yankısını yitirmeyen bir kez bedenimizi sardığında, derinden ve fark etmeksizin bize dokunduğunda bizi duygulandırma gücü olan şey sarkıdir: Her kadında canlı olan sevginin ilk nesnesinden gelen ilk müzik.Sesle bu ayrıcalıklı ilişki nereden gelir?Hiç bir kadının, erkek gibi güdülere karşı koymak için o kadar çok savunma istif etmemesinden.Kadınlar çevrelerine duvarlar örmezler, zevklerden erkekler kadar “bilgeçe” vazgeçmezler. Her ne kdar fallık gizemleştirme genellikle iyi ilişkileri bozmuşsa da, bir kadın asla “anne”den uzak değildir (model olma işlevi dışındaki yönleri kastediyorum:Adsızlık ve iyiliklerin kaynağı olarak “anne”).O içinde her zaman o iyi anne sütünden hiç ollmazsa bir parça vardır.Beyaz mürekkeple yazar kadın.”

    Cixous, kadının, konuşmada sınırları zorladığını, yazıda ise dönüşmeye olanak sağlayan bir uzam elde ettiğini varsayar. Dişillik ve yazı arasında kurulan ilişki, tekrar edilecek olursa, dil ve beden arasındaki ilişkiye yönelik ilgiye bağlıdır ve bu ilgi de Cixous’u bilinçdışı sorununa getirir. Temel kodların -önyargıların ve klişelerin- sorgulanmaya başlandığı, başlanacağı yerdir dil ve beden. Cixous, bu yanıyla, “fallus”un ve “baba”nın aldığı merkezi rolden dolayı Freud’a ve Lacan’a da itiraz ediyor.

    Cixous’un kendisi de kuramsal calışmalarının yanı sıra, edebi yazınsal metinler de üretmiştir.

    Cixous böylesi bir yönelimle kadının toplumsal ve kültürel yapıda nasıl konumlandırıldığının analizine yönelir, ve kuramsal stratejisi bu yapıdaki ikiliklerin üstesinden gelmeyi hedefler. Dişil yazının bu yapıya karşı sahip olduğu yıkıcı dinamikleri araştırma amacını taşır. Analitik stratejisini özetle, ataerkil toplumsal ve kültürel yapıdaki yerlesik söylemlerin deşifre edilmesi ve bu söylemlerin “doğal” kabul edilmelerinin açığa çıkarılması olarak ifade etmek mümkün.

    Cixous, bu yaklaşımını mitolojik hikayelerin analizinde somutlaştırmaktadır. Mitler bir anlamda, ataerkil toplumun kuruluş hikayeleridir. Sökülmeleri ve kuruluş yakalanmaları gerekir. Cixous’un çağdaşı feministler gibi mitolojik hikayelerin psikanalitik okumasına verdiği önem buradan kaynaklanıyor. Ama bu psikanalitik okuma, mevcut durumu bir normallik olarak açıklamak üzere değil sökülmek üzere devreye giriyor. Örneğin Elektra ona göre, “fallusmerkezciliğin” liderlerinden biridir. Burada da yine Freud ve Lacan yönelik itirazın mahiyetini görebiliriz. “Cinsel fark” tehlikeli bir kavramlaştırmadır buna göre, Cixous bu kavramın karşısına “cift cinsiyet” kavramıyla çıkar.

    Cixous son dönem tiyatro için de yazıyor. Kuramsal formülasyonları ve arayışları için uygun bir alan sağlamış olmalıdır tiyatro. Öznellik analizi ya da anlamın bedensel kökleri hakkında tiyatroda elverişli calışmalar yapabileceğini düşünmüştür.

    Ona göre tiyatro hala şiire yakın duran bir etkinliktir. Günümüz yaşamının temsil sorunlarına yönelttiği eleştirileri Cixous tiyatroda somut bir gerçekliğe dönüştürmek ister, çünkü ona göre tiyatro romandan farklı olarak izleyiciyi gövdesel olarak belirli bir zaman dilimi içinde deneyimleme zorunluluğunda bırakır. Bir başka yönden ise tiyatro, tarihte kadının nesneleştirildiği alanlardan biri olarak önem taşır; kadın burada susturulmuş, yok sayılmış, bedenleri teşhir edilmiş varlıklar olarak işlev görmüştür. Cixous bu alanda işlemi ve işleyişi altüst etmeyi hedefliyor olmalı.

    Cixous’un girişimi, özetlemek gerekirse, yazıya siyasal bir stratejiye bağlı olarak yönelme hedefini taşımaktadır. Bunun biyografik bir kaynağı da sözkonusudur, zira hem kadın hem de yahudi olarak Cixous çifte dışlanma pratiklerine maruz kalmış, ilk bilincini bu dışlanma deneyiminde oluşturmuştur. Bu anlamda psikanalitik kuramlardan yararlanarak kadına yönelik uygulamayı açık kılmaya çalışan bir tür “politik psikanaliz” grubuyla (Psychoanalyse et Politique) ilişkili olmuştur. Burada temel amaç patriyarkanın bilinçdışı yapılarıyla mücadele edebilmektir. Daha derinde ve görünmez olan, sürekli bastırılan ve yoksayılan yapılardır bunlar.

    Kaynak: https://mutlaktoz.wordpress.com/helene-cixous/
  • Erkek cinsiyetinin kadın cinsiyeti üzerindeki egemenliğini ve iktidarını kırmak içn burjuva kadın hareketnin
    talepleri şunlardır: evliliğin kurulması, biçimlendirilmesi ve sona erdirilmesinde eşit hak; kadın ve erkeğin çocuklar üzerinde söz hakkı; her iki cinsiyet için bir tek cinsel ahlak; kadının kendi mülkiyeti, geliri ve kazancı üzerinde özgür kullanma hakkı; meslek öğrenimi ve mesleki çalışma özgürlüğünün garantilenmesi; toplumsal yaşamın tüm alanlarında kadına erkekle eşit hareket ve çalışma özgürlüğü hakkı; devlette ve onun organlarında tam politik eşitlik ve daha başkaları.
  • – “Yaşamın olduğu yerde savaşmak istiyorum.” Bu sözler, sosyalizm ve kadın özgürlük mücadelesinin ayrılmaz bir bütün olduğunu söyleyen Clara Zetkin’e ait. Nazilerin karanlığı yaşatacağı Almanya’da dünyaya gelen Clara, hiçbir dönem revizyonist politikalara tamah etmeyerek, sosyalist ve feminist mücadelenin köklerini saldı dünyaya.

    Clara Zetkin 5 Temmuz 1857’de Almanya’nın Saksonya eyaletinde dünyaya geldi.

    Temel eğitimini yaşadıkları köyde babasından alan Clara, ardından Kız Öğretmen Okulu’nda eğitim gördü.

    Burada İngilizce, İtalyanca ve Fransızca öğrenen Clara aynı zamanda Fransız Devrimi sonrası yazarları okuyup, fikirlerini incelemeye başladı.

    Yıllar sonra ise Papa’ya karşı ayaklandıkları için ateşe atılarak yakılan insanların anlatıldığı bir hikâye okuduğunu ve bundan çok etkilendiğini söyledi.

    Bu hikayenin kendisinde yarattığı etkiyi de şöyle anlattı: “O kitaplardan, daha çocukken, insanın inancı uğruna ölmeye hazır olması gerektiğini öğrendim.”



    Clara’nın eğitim gördüğü okulun yöneticiliğini dönemin önemli kadın hakları savunucularından Auguste Schmidt üstleniyordu. Bu içinde bulunduğu çevre Clara’nın düşüncelerinin şekillenmesinde etkili oldu. Lakin Schmidt ve içinde bulunduğu kadın hareketi mevcut sistem içerisinde kadınların erkekler ile aynı haklara sahip olmasını talep ediyordu. Clara bu noktada onlardan farklı düşündüğünü fark etti. O hem erkek egemen sistemi hem de burjuvaziyi reddediyordu. Ve mevcut sistem içerisinde kadınların tam anlamıyla özgürleşmesi mümkün değildi. Bu gerçeklikle yoğurdu politik bilincini.

    Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ekonomik sömürünün bir sonucu olarak gören Clara, bir konuşmasında şunları söyledi:

    “Kadın işçiler kadının özgürlüğünün ayrı değil, büyük sosyal sorunun bir parçası olduğundan tamamen emindirler. Bu sorunun bugünkü toplumda hiçbir zaman çözülemeyeceğinin, ancak toplumun köklü değişiminden sonra bunun mümkün olabileceğinin de bilincindedirler… Kadının özgürlüğü, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla olacaktır. Sadece sosyalist toplumda, kadınların işçiler gibi haklarının tam sahibi olması mümkündür.”

    Clara burada Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile ilişki kurmaya başladı ve aynı zamanda Rusyalı devrimcilerle de tanıştı. Bunlardan biri de hayatını birleştireceği Ossip Zetkin’di.

    Savaş karşıtı görüşlerinden dolayı defalarca tutuklandı.

    Sosyalist ve kadın hareketinin bir öznesi haline gelen Clara, Otto von Bismarck’ın 1878`de sosyalist faaliyetleri yasaklayan bir yasa çıkarması üzerine, 1882’de Zürih’e, daha sonra da Paris’e gitmek zorunda kaldı.

    Paris sürgünü
    Clara, Paris’te Ossip ile resmi olarak evlenmedi ancak ölene kadar beraber oldular. Çiftin biri 1883, diğeri 1885 yıllarında olmak üzere Maksim ve Kostya isminde iki oğlu dünyaya geldi. Ancak burada yoksulluk içinde yaşıyorlardı.

    Bir süre sonra tüberküloz hastalığına yakalanan Clara, Almanya’ya ailesinin yanına döndü. İyileştikten sonra ise Paris’e geri döndü.

    Clara çocukları ile
    Clara burada sadece Rus, Alman ve Fransız sosyalistleriyle değil, İspanya, İtalya, Avusturya ve İngiltere sosyalistleriyle de temas kurdu. Bu dönemde Clara, uluslararası emek hareketi hakkında geniş bilgi birikimine sahip oldu.

    1891den 1917ye kadar SDP`nin kadın gazetesi ‘Eşitlik’in editörlüğünü yapan Clara, gazetenin tepeden tırnağa her köşesine emeğini akıttı.

    Sosyalizm ve kadın
    Lenin ve Rosa Luxemburg ile dost olan Clara, Lenin ile 1920’de “Kadın Sorunu” üzerine bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşme notları Lenin’in kaleme aldığı kitapta okuyucu ile de buluştu.

    Clara, Rosa ile birlikte Birinci Dünya Savaşı’na karşı ilk Uluslararası Kadın Konferansı’nı düzenledi.

    Almanya’daki sendikaları uluslararası örgütlerle ilişkilendirmeye ve yüzlerce konuşmaya ek olarak grev fonları düzenlemeye yardımcı oldu.

    Kadın işçilerin sorunlarını diledi, onlarla birlikte bir mücadele ağı ördü.

    Clara topluluk önünde konuşmaktan çekiniyordu o zamanlar. Dünya üzerindeki birçok kadının yaşadığı çekimserlik gibi. Kendini keşfi ve güveniyle birlikte attı bu korkuyu üzerinden ve başladı anlatmaya kadınların derdini, önce yoldaşlarına sonra tüm dünyaya…



    1910’da Kopenhag’da yapılan ikinci konferansta Clara, Sosyalist Enternasyonal’in 1 Mayıs Uluslararası İşçi Bayramı’nı nasıl yaptığıyla ilgili referans verdi ve işçi sınıfı kadınları tarafından organize edilen militan gösterilerden ilham aldığını söyledi.

    Clara, 1889’da Paris’teki İkinci Uluslararası Kongreye katılan sekiz kadın delegeden biriydi. Ve burada kurucu kongrede kadın hakkındaki görüşlerini sundu.

    8 Mart’ın doğuşu

    27 Ağustos 1910’ta düzenlenen 2. Enternasyonel’e bağlı kadın toplantısında Clara Zetkin, dokuma fabrikası yangınında ölen işçi kadınlar anısına 8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak anılması önerisini getirdi ve bu öneri oy birliği ile kabul edildi.

    Kadınların sosyalist bir harekette dahi erkek egemenliğine karşı mücadele etmek zorunda kaldığını çok iyi bilen Clara, bunu şu sözlerle anlattı:

    “Erkeğin desteği olmadan. Evet, hatta genellikle erkeklerin iradesine karşın, kadınlar sosyalist bayrak altına girmişlerdir… Fakat onlar şimdi bu bayrak altında duruyorlar ve burada kalacaklar! Burada özgürlükleri için, eşit haklara sahip insan olarak kabul edilmeleri için savaşıyorlar. Sosyalist işçi partisi ile el ele yürüyerek savaşın tüm zorluğuna ve gerektirdiği özverilere katılmaya hazır oldukları gibi, zaferden sonra da elde ettikleri tüm hakları korumaya kesin kararlıdırlar.”

    Bir devrim savaşçısı
    Clara, Birinci Dünya Savaşı başladığında SPD’nin Almanya’nın emperyalist tutumunu ve askeri faaliyetlerini kınamasını istedi. Parti hükümeti desteklemek için oy kullandığında Clara editör olarak görev aldığı gazetede bir yazı kaleme aldı. Ardından Parti tarafından bu görevinden alındı. Bunun üzerine kendisi gibi düşünenlerle birlikte SPD’den ayrıldı.

    Revizyonist bir çizgi izlemeye başlayan SPD ile yolunu ayıran Clara, Rosa Luxsemburg ile beraber ilerde Almanya Komünist Partisi’ne dönüşecek Sprataküs Birliği’nin kurulmasında rol oynadı ve mücadelesini burada sürdürdü.

    Clara ile Rosa
    Siyasi faaliyetleri aktif bir biçimde devam ederken Clara, 1889 yılında hayat arkadaşı Ossip Zetkin’i kaybetti.

    Ossip’in ardından bir arkadaşına yazdığı mektupta yaşadığı üzüntüyü ve bununla nasıl mücadele ettiğini şu sözlerle anlattı:

    “Sanki benim hayatım da durmuştu. O zaman sadece çocuklarım uğruna hayata geri döndüm; ve tam adını koyarsak, sosyalist devrim savaşçısı bir kadın olarak verdiğim uğraş sayesinde.”

    Clara, erkeklerden daha düşük ücretler ile çalıştırılan kadın işçiler için de mücadele etmiş, bu sonucun kapitalizm ile ilişkisini şöyle açıklamıştı:

    “Kadın işçiliğini özellikle kapitalistlere çekici kılan şey, yalnızca düşük fiyatı değil, aynı zamanda kadınların daha fazla boyun eğmesiydi. Kapitalistler, aşağıdaki iki faktör üzerinde spekülasyonlar yaptılar: Kadın işçinin mümkün olduğu kadar kötü bir şekilde ödenmesi ve kadın işçilerinin rekabetinin mümkün olduğu kadar erkek işçi ücretlerinin düşürülmesi için kullanılması gerektiği gibi, kapitalistler de çocuk işçiliğini kadın ücretlerini ve makinelerin işlerini baskı altına almak için kullanıyorlar.”

    Clara 1899’da ressam Georg Friedrich Zundel ile evlendi. I. Dünya Savaşı sırasında parçalanmaya başlayan evlilik 1927’de boşanma ile sonuçlandı.

    Sovyetler’de yeni hayat


    Alman Komünist Partisi’nin yasaklanmasını takiben, 1933 yılının Şubat ayında Rusya Parlamento binasının yakılmasının (Reichstag Yangını olarak bilinir) ardından, Clara Sovyetler Birliği’ne taşındı.

    Clara burada kurduğu yeni hayatına dair hissettiklerini şu sözlerle anlatıyordu:

    “Her şey beni Rusya’ya çekiyor. Rusların arasında yeni vatanımı buldum, politik açıdan, insanlık açısından, onların arasında sonuna kadar çalışmak ve savaşmak istiyorum.”

    1932’de partinin en eski üyesi olan Clara Meclis’te Hitler’e ve Almanya’da Nazizmin yükselişine karşı konuşmalar yaptı.

    Uluslararası devrim ve kadın özgürlük hareketinin bir simgesi haline gelen Clara, faşist ideolojinim tüm sınıf çelişkilerinin ve sınıf çıkarlarının üzerinde ulus ve devleti yükselttiğini vurguladı.

    Clara bu konuşmasından 1 yıl sonra kalp krizi geçirerek Rusya’da yaşamını yitirdi.

    Clara’nın öncülük ettiği 8 Mart olmak üzere kadınların üzerindeki etkisi hala devam ediyor, hem de Almanya’dan Orta Doğu’ya değin.

    https://gazetekarinca.com/...minist-clara-zetkin/
  • 250 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Bazı konulara yönelik olarak, özellikle bizim toplumumuzda bizatihi konunun kendisinin hak etmediği muamelelerde bulunmak adeta normalleşti. "Aykırı" gibi tanımlanan, bu şekilde dışsallaştırılmaya çalışılan nice konu bu çabanın sonucunda, konu hakkında bizzat ön yargı sahibi olmayan insanları bile yanıltır hale geldi. Bahsettiğim mevzu günlük hayatımıza o denli işlemiş bir durum ki, yanlış görünen bir şeyi, yanlış olduğunun bile bile tekrar yaşanması gayet acı verici. Daha açık konuşmak gerekirse: Toplum olarak bize uymayacağını düşündüğümüz kimi konuları en baştan dışlamaya, dışsallaştırmaya başlıyoruz. Böylece zaman geçtikçe o konu insanların gözünde adeta başından beri "dışta" olan, üstüne üstlük bu 'dışta olmaklık' durumundan haksız bir şekilde bizim zihinsel dünyamıza girmeye, müdahale etmeye çalışıyormuş gibi algılamaya başlıyoruz. Hayır, insan düşüncesinin hiçbir meyvesi dışsallaştırılmamalı. Bize uymadığını düşündüğümüz bir fikirle, görüşle karşı karşıya geldiğimizde direkt olarak yargısız infaz peşindeyiz. Düşüncelerin yargısız infazı. İnsanlar insan katili olabildikleri gibi düşünce katili de olabilirler. Ama bir farkı var düşünce katili olmanın, düşünceler öldürülemezler, olan şey insanların onları öldüremediği için ötekileştirmeye çalışmasıdır. Bir bakıma adeta diğer zihinler için o fikri öldürmektir yapılan şey. Peki neden bu yargısız infaz? Nedeni açık. Objektif değiliz. Bu yüzden de ilk bakışta yaşamımıza uymadığını düşündüğümüz fikri yalnızca salt bu "uymamaklık" dolayısıyla dışlamaya kalkışıyoruz halbuki nedense asla işin aslını öğrenmeye, ille de itiraz edeceksek en azından neden itiraz edeceğimizin bilincinde olmayı kendi irademizle reddediyoruz. İnsanlık, kendilerine ters gelen düşünceleri araştırma, objektif yaklaşabilme aşamasına geldiğinde en azından tüm insanlık olarak birkaç adım atabilmiş olacağız.

    Konumuz feminizm. Ne anlıyoruz feminizmden? O aklınıza gelen ilk izlenimleri kastetmiyorum. Şayet biz bir düşünce katili olmak niyetinde değiliz, bu yüzden derinlemesine düşünmeyi göze almak zorundayız. Bu derinlikli düşünme sanatı adeta bir risk işidir. Çünkü bir meselenin derinine indikçe, o mesele itiraz ettiğiniz bir şey dahi olsa daha sonrasında aslında boşu boşuna itiraz ettiğinizi anlama ihtimalini barındırır. Yani bu başka bir deyişle kendi düşüncelerini sınama cesaretini yüklenmeyi gerektirir. Bu yüzdendir ki ben filozofları genellikle cesur insanlar olarak tanımlarım. Kendi düşüncelerinin yanlış olabileceğinin ihtimalini neredeyse hepsi de göz önünde bulundurmuşlar ve bu ilk ilke ile yola çıkmışlardır. Zaten bilgi arayışında olmanın temel noktalarından biri de bu değil midir? Kendinin yanlış olabileceğini kabul edebilme yetisi. Bu basit gibi görünen temel yetiden bunca çok bahsetme sebebim modern çağda artık bunun tek tük görülmesinden kaynaklı. Zihinsel bir dünyanın inşası için böylesine temel bir ilkeden dahi bu denli uzak olduğumuz bu modern çağda aslında öyle çok da "modern" değiliz. Başlangıç ilkelerinden bu denli uzaklaşmışken ötelerdeki diğer ilkelere nasıl ulaşacağız bilinmez, ama üstte de sözünü ettiğimiz üzere, en azından bir yerden başlayıp birkaç adım dahi olsa atmak zorundayız. Bu birkaç adımlara dahi muhtacız artık.

    Konudan uzaklaştık. Kendimden örnek verecek olursam, şahsen ben feminizm üzerine derinlikli düşünmeye çalıştığımda şu gibi bir sapma görüyordum: Çıkış noktasından uzaklaşma ve başka amaçlara sapma. Olaya böyle baktığımda da "asıl" olan halinin benim şahit olduğum şeklinde olmaması gerektiğini düşünmeme iten sebep bir şeylerin ters olduğu yönündeki gözlemlerim idi. O zamanlar düşünüyordum ki, feminizm şayet kadın-erkek eşitliği üzerine bir olgu ise (o zamanların aklıyla düşündüklerim bunlar) o halde içinde neden bir erkek nefreti barındırıyor? Sanki çağlar boyunca yaşanan bir haksızlık salt öfke ve kin ile çıkarılmaya, elde edilmeye çalışılıyor gibi düşünüyordum. Bir örnek ile açıklayalım, yüzlerce yıl önce birbirlerine düşman olan iki ülkenin vatandaşını ele alalım. Şimdi bir düşmanlık kalmamış, (feminizmin ilgileneceği bir şeyin kalmadığını demek istemiyorum, tamamen bağımsız bir örnek bu) artık barış hakim. Bu iki farklı ülkenin vatandaşı birbirlerine yaka paça girişse ve maksatları da kendi atalarının savaş halinde olması olsa bu ne kadar mantıklı olurdu? Öncelikle şunu söyleyeyim işin içine ne denli negatif duygular karışırsa çözüm de o denli uzak olacaktır. Geçmişte karşılaştığım kendisini feminist olarak niteleyen insanların birçoğu erkekleri ötekileştirici söylemlerde bulunarak dışlıyordu. Bunlara şahit oldukça da olması gereken eşitliğin bu duygusal gayelerin (çünkü adeta tüm hıncın çıkarılacağı bir hedef belirlemeye, bulmaya çalışmak idi bu; hedef 'şu erkek' olmamalıydı, 'erkeklik' olmalıydı) ötesinde olması gerektiğini düşünüyordum. Bu öylesine mantıksız gelmişti ki, tarih boyunca erkek hegamonisi altında kalmış kadının, şimdi de adeta "işte sıra bende" diyip, şimdi de onun erkeği hegamoni altına almaya çalışmasından başka bir şey değildi mevcut durum. Bir intikam olmamalıydı amaç, intikama bile yer bırakmayacak şekilde gidilen açık, net bir yol olmalıydı.

    Feminizm konusuna yönelik şahit olduğum başka bir yanılgı da erkeklerin içinde olduğu bir ön yargı idi. Bu, aslında hiçbir cinsiyete mensup bir durum değil, ileride de söz edeceğiz 'mensubiyet' kavramı yanılgıların adeta tetikleyicisi durumunda. Feminizm hakkında bilgi sahibi olmadan feminizmi suçlayan, feminizmden nefret eden bir erkek güruhuna da şahit olmuştum. Ama bu reddetme sevdası da tamamen duygusal kaynaklı idi. Sağlam temeller üzerinde inşa edilen bir reddetme değildi. Dediğim gibi, yalnızca feminizm kavramına özgü bir nitelik de değil bu. Başka birçok kavram ve olgu hakkında da insanların bu gibi öteleme çabalarına şahit oldum. Vegan olan bir arkadaşımla dalga geçen bir güruh da vardı. Burada iki yanılgı var; birincisi, bu insanlar herhangi biri kendilerine, kendi yaşamlarına uygun fikirler taşımadığında, uyumlu davranışlar sergilemediklerinde "aykırı" gibi görüneni dışlıyorlar, bu dışlama da beraberinde maalesef alay etmeyi getiriyor. Her ne koşulda olursa olsun, asla bize karşıt olan bir düşünce ile alay etme hakkına sahip değiliz. Bir düşünceye katılmıyor oluşumuz bizde herhangi bir "alay etme hakkı" doğurmuyor. Bu güruh insanları belirli şeylerden dolayı alay konusu etmeye o denli alışmış durumda ki onların zihninde adeta şu eşitlik kurulmuş durumda: Sana uymayan herhangi bir şey = alay konusu. Gerçekten çok büyük kayıplarımız var zihinsel anlamda. İkincisi ise yine üzerinden geçtiğimiz gibi, herhangi bir düşünceye itiraz edeceksek dahi, o düşünce hakkında belirli bir bilgi birikimine sahip olmamız gerekiyor. Aslında çok basit bir mantıkla da kavranılabilir bir mevzu bu: İtiraz ettiğin şey hakkında bilgi sahibi olmadan o şeye neden itiraz ettiğini de bilemezsin. Bu bağlamda bir konuda herhangi bir bilgi sahibi olunmadan yapılan itirazlar bana hep yersiz gelir. İki tarihçinin birbirleri ile münakaşa edebilmesinin birinci koşulu, münakaşa edilecek konu hakkında enine boyuna bir bilgi birikimine sahip olmaktır. Aksi takdirde itirazların hem içi boş kalacaktır hem de üstte sözünü defalarca ettiğimiz güruh gibi itiraz etme, bir mantık meselesi değil, bir duygu meselesi haline gelecektir.

    Kafamda geçmişten beri bu konuda oluşan soru işaretlerinin ardından gitmeye uzun süre fırsat bulamadım. Nedeni ise başka soru işaretlerinin peşinden gitmemdi. Fakat bu soru işareti, diğerlerinden ayrı bir yerde zihnimin bir köşesinde adeta uzun bir süre muhafaza edildi. En sonunda da okulda doktora çalışmasını feminizm üzerine yapan bir hocamla konuyu enine boyuna tartışma imkanı buldum. Ve sonrasında bana bu dergiyi verdi.

    Bir konu hakkında yalnızca birkaç tane bilgi kaynağına erişmiş ve onlardan faydalanmış olmak elbette ki yeterli değil. Daha öncesinde de feminizm ile bazı eserler okumuşsam da zihnimde bazı şeyleri asıl oturtan kaynak işte bu dergi oldu. Elbette ki henüz yeterli değil, olan şey yalnızca bir kapının açılması oldu benim için. Zihnimde adeta üzerine "feminizm" yazan kapının önünde durup, içinde neler var diyerekten merak edip duran benim için bu kapı artık açılmış oldu, fakat bu demek değildir ki kapının içindekiler hakkında tamamen bilgim var, elbette hayır. Bu inceleme de zaten sizlere bu kapının nasıl açıldığını ve ilk açıldığı anda neleri gördüğümü ifade ediyor. Birçok yönden eksik olduğu kesin, ama en azından şahsım adına harikulade bir ilerleme.

    Öncelikle "toplumsal cinsiyet" kavramını algılamamız gerekiyor. Aslında isim olarak bile çelişkili bir kavram gibi görünür bu kavram ilk bakışta. Cinsiyet, bireysel olan bir olgu iken nasıl toplumsal olsun ki? (En azından ben böyle düşünmüştüm) Toplum bizlerin üzerinde reddedilemeyecek bir etkiye sahiptir. Buna ne kadar karşı çıkarsak çıkalım, bir yerden mutlaka toplumdan etkileniyoruz, etkilenmeye de devam edeceğiz. Toplumdan kendini soyutlayan insanlar için bile toplum etkisi söz konusudur, sonuçta toplum nedeniyle bir soyutlama söz konusu ise yine bir etki işin içine dahildir. Cinsiyet kavramını da toplum bazı yönlerden kendi düşüncesine göre belirler. Nasıl olur, 'toplumun bir düşüncesinden' nasıl bahsedebiliriz? Birazdan ona da geleceğiz. Cinsiyet, biyolojik etmenler dışında toplumla da belirlenir. Bir bebek erkek ise bu "toplum düşüncesinde" adeta daha çok şanslı bir durumdur. Erkek çocuklarının mavi renk ile özdeşleştirilmesinden tutun da, çocukken onlara zorla oyuncak tabanca almamıza kadar cinsiyet üzerinde birçok toplum etkisi mevcut.

    Bu bağlamda cinsiyetlere daha başından itibaren kimi görevleri yüklüyor, "olmazsa olmaz" illetinden daha onların hiçbir şeyden haberleri yokken onları sorumlu tutmaya kalkışıyoruz. Bu durum çocukların okul kitaplarına dek girmiş durumda. Daha ufacık çocukların ders kitabında yer alan "çarşaf çok mutlu" ile ilgili bir mini parça beni bu açıdan baktığımda dehşet içinde bıraktı. Parçada çarşaf dile geliyor, ve Ayşe'nin onu yıkamış olmasından dolayı ne kadar da temiz hissettiğinden neşeyle söz ediyor. Peki neden Ayşe, Ali olmak zorunda değil? Başka bir örnek daha; neden hep ailelerde özellikle erkek çocuklara "oku da başının çaresine bak, başkasına muhtaç olma" söylemi verilir de, kız çocukları için bu söylem pek etkili olmaz? Yani 'muhtaç olmamaklığa' yalnızca erkek mi mensup olmalıdır? Bu mensubiyetler de nereden kaynaklanıyor böyle? İşte. Burada da karşımıza kaya gibi sert bir etmen çıkıyor: Ataerkillik.

    Üstte bahsettiğimiz toplum düşüncesinin isimlendirilmiş hali budur işte; ataerkillik. Bizde nasıl düşüncelerin tetikleyicisi beyin ise, toplumun düşüncesinin temelinde de bu illet yatar. Üstte bahsettiğimiz cinsiyetlere başından itibaren yüklenen mensubiyetlerden tutun da cinsiyetler arasındaki farklılıkları durmadan, ayırt edici bir şekilde tekrarlayıp duran zihniyet bundan kaynaklıdır. Feminizmin yönelimi de burada ataerkillik ve onun tetiklediği toplumsal cinsiyet meselesidir. Burada şunu da hatırlatmakta yarar var, üstte bahsettiğim, feminizmi erkeklerden adeta intikam almak olarak algılayan feministleri hatırladınız mı? İşte, onlar feminist değil aslında, onlar bir tür kinik denebilir. Bir kinizm meselesinin ötesindedir bu düşüncenin çözüme ulaştırmaya çabaladığı meseleler. Yani alt tarafta insanlar neyin ne olduğunu dahi tam olarak bilmeden adeta birbirlerini yerken, burada çok ötelerde asıl olan feminizm kritik, ele alınması gereken konularla uğraşır. Derginin sayısının mercek altına aldığı konu genel itibariyle "erkeklik" olunca, feminizmin yaklaşıldığı yön de erkeklik temelli. Bu açıdan bakıldığında da herhangi bir konuya tek açıdan yaklaşmak da tam olarak doğru bir tutum değildir esasında. Doğru değildir de diyemeyiz, fakat yetersiz olacağını tereddüte düşmeden ifade edebiliriz. Feminizme yaklaşılması gereken elbette ki birçok yön var, cinsiyetler teorisi üzerinden, kadınlık üzerinden ya da erkeklik üzerinden. İşte benim bahsedeceğim şeyler de derginin erkekliği baz almasından dolayı bu doğrultuda olacak. İleride yine feminizme başka yönlerden yaklaşacak olursam onları da sizlerle paylaşacağım elimden geldiğince.

    Toplumsal düşüncenin; ataerkilliğin; toplumsal cinsiyetin sınırlarını çizdiği erkeklik kavramına biraz daha yakından bakalım isterseniz. Üstte bahsettiğimiz cinsiyetlere atfedilen, daha doğrusu dayandırılan kimi yönlerin yanı sıra işin bundan ayrı olarak birçok önemli başka yönleri de mevcut. Öncelikle şundan başlayalım, dışlama. Erkekler arasında kimi erkeklerin dışlandığına siz şahit oldunuz mu bilmiyorum ama bizzat ben şahit oldum, ve bunu yaşadım da. Bu dışlama birçok temele dayandırılabilir. Ama temel mesele bu dışlanan erkeğin, sınırları çizilmiş halde, adeta hazır olan kalıplara uyum göstermemesidir. Başka bir yönden bakmak gerekirse, erkekler kendi erkekliklerini dışladıkları ölçüde sahiplenebilirler. Ne demek bu? Daha açık olarak, bunun temelinde diğerlerinin erkeklik raddesinin "içerisinde" olmalarını adeta pekiştiren bir "dışında" haline getirme vardır. Yani o erkekliğe uyumlu olmayan kişiyi dışta bırakmak adeta onlar için kendi tahtlarını daha sağlama almayı sağlar. Adeta yaptığı işle (erkek olmaklıkla) gurur duymak onlara göre o işi yapamayacak olanları dışlamakla tavan yapar. Genellikle dışlananlar da erkek dayanışmasını desteklemekte gönülsüz davrananlardır. Bu, aynı zamanda kendi erkekliklerini ölçebilmeleri, adeta kendilerini birbirlerine tekrar tekrar ispat edebilmeleri için de bir fırsat yaratır. Çünkü dışladıkları ölçüde aidiyet duyguları gelişir. Bu dışlama da kimi damgalamalar ile yapılır genellikle. Homoseksüelliği bir aşağılama amacı güderek kullanma da vardır bunda, kimi kadın aşağılayıcı küfürlerle küçük düşürme de. Ataerkilliğin asıl gücü kökleşmiş geleneklerde değildir esasında, erkekliğin sınırlarını toplumsal duruma göre değiştirebilme, ayarlama ve uyarlama yetisinin bitmek tükenmek bilmeyen kapasitesi bu sistemin gücünün temelini oluşturur. O yüzden ataerkilliğin adeta kendini sonu olmayan hale getirmeye çalışan bir süreç olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun en büyük sebebi, şayet ataerkillik ilk bakışta sanıldığı gibi sadece kökleşmiş geleneklere tutunsaydı en sonunda eskide kalmaya mahkum olacaktı. Fakat bu uyarlama her yeni dönemde o döneme uygun bir erkeklik kapsamına yol açmaktadır.

    Birkaç örnek verecek olursak. Mesela iş sektöründe kadınların başarılı olmak için kendilerinin tersi olan, erkeksi bir yaklaşımı benimsemek zorunda kalmaları dolaylı olarak onları iş sektöründen dışarı atar. İş sektörünün yüksek oranda teknoloji ile yükseldiği çağımızda da bu teknoloji adeta bir erkek furyası içerisinde kendisini devam ettirmektedir. Teknolojinin erkeğe özgüymüş gibi görünen tek taraflı görünümünün yanı sıra, erkek ya da "erkekleşmiş" (bunlar kadın da olabilir, hiç fark etmez. Burada salt bir cinsiyetten bahsetmiyoruz aslında, bir tür tek taraflılaşmadan bahsediyoruz) mühendisler, kadınların kullanacağı teknolojileri tasarlarken, o teknolojiyi kullanacak olan kadınlara da toplumsal cinsiyet rolleri dayandırır. Örneğin makyaj yapan bir kadın sürücü ya da evi temizleyen, elektrik süpürgesini kullanırken çok mutlu gibi gözüken anne figürü. Başka bir alandan örnek vermek gerekirse, sinema sektörü. Neden bazı meslekler ille de bazı cinsiyetlere tanımlanmış durumda zihnimizde? Düşüncelerimiz adeta ataerkilliğin saçtığı bir zift ile kararmış durumda. Ana sınıfı öğretmeni ya da inşaat mühendisi dediğimizde aklımızda belirli cinsiyetler oluşuyorsa şayet bizlerin de zihni bir ölçüde kirletilmiş demektir. İşte feminizm burada bu kararmış zihinleri temizlemeyi vaat eder, ve bu kararmayı da salt bir cinsiyete de dayatıp ona saldırmaya da çalışmaz. Tüm cinsiyetleri de kapsayıcıdır bu yüzden. Sinema sektöründeki erkekleşmeyi yalnızca bir örnekle bile açıklayabiliriz sanıyorum: 1939-1979 adasında Hollywood'da yapılan yaklaşık 7000 filmin yalnızca 14'ü kadın yönetmenlerin imzasını taşır.

    Aslında burada tek bir cinsiyetin mağdurluğundan da bahsedemeyiz. Kadının ezildiği gibi erkeği de ezer bu sistem. Bu düşüncenin dile getirildiği makalenin başlığı bile bundan söz eder: "'Erkeklik' en çok erkeği ezer!" Aslında "en çok" değil, herkes üzerinde etkilidir bu dayatma. Kadın da erkek de var olamama korkusu duyumsar, fakat erkekte bu korku erkek olamama korkusuyla birleşir, bağdaşlaşır. Bu yüzden de üstte de altını çizdiğimiz gibi onlara göre "erkek adam gibi" olmayanları sürekli dışlayarak adeta kendilerinin yerini daha da sağlama alırlar. Erkeklik içerisinde olma, bu kapsamda bulunma çabasının kendisi dahi en çok erkeği ezmektedir. Erkeklik adeta uğrunda mücadele gerektiren, eziyetli bir testtir ve yine erkekliğin kendi bu testin sonuna ödül gibi konur. Yani bu bir bakıma sahip olunan şeyi değil de sahil olunacağı vaadedilen bir şeyi içerir. Adeta "erkekliğe erme" gibi bir durum söz konusudur. İşin kötüsü bu ödül elde edilse bile, bu elde etmeden sonra bile erkekten sürekli bu iktidarın yeniden ele geçirilmesi beklenir. Erkek, erkekliğinin devamı için buna zorlanır. Böylece iktidar ona sahipmiş gibi görüneni sürekli ezer durur. İşte burada hedeflenen şey iktidara eren, onlardan düşen, çıkan değildir feminizm nazarında, çünkü onlar bu sistemin içinde öyle kaybolmuş durumdadırlar ki bunu bir gereklilik olarak görürler. Feminizmin hedefi bu iktidarın ta kendisidir. Bu cümle yanlış anlaşılmasın, iktidarın hedef olması, kadının oraya çıkmayı amaçladığını göstermiyor bu cümlede. Demek istediğim iktidar olarak kabul görünen tabuların yerle bir edilmesi. Çünkü aslında olan şey nedir biliyor musunuz? Erkeklik kimliği altında "insan" benliğinin ezilmesi. Hem kadının hem de erkeğin.

    Bu erkeklik anlayışında tek bir yanlış adım mutlak düşüşe yol açmaktadır. Dolayısıyla her an bir tür elden gidebilirlik tehlikesi ile karşı karşıyadır bir birey. Ve bu başarı, yükselme birçok şeye de bağlanmış durumdadır. Cinsel organın iş yaparlığından tutun da, tutulan takımın başarısına kadar, her an ve her yerde bir tür sınanma ve tehdit vardır erkek için. Bir erkek dans etmeyi sevmemelidir, hele seviyorsa ondan nefret etmelidir. Bu cümleye lütfen dikkat edin. Dans etmeyi çok seven bir erkek getirin gözünüzün önüne, dans etmek olgusu erkeklik içinde kabul görmeyen bir şey olduğu için bu erkek ister istemez bu yönünü saklamak zorunda hissedecektir. Ya da erkek ortamında kadınlar hakkında kaba, cinsel tabirler kullanılarak haysiyetsiz bir muhabbet konusu açılmışsa dahi kahkaha atmasa bile gülümsemek zorundadır, çünkü aksi takdirde göze batacak ve popülasyon onu adeta kusarak sisteminden atacaktır. Ve o, başkalarınca "yumuşak", "karı gibi" damgalar yiyip bir daha popülasyona giremeyecektir. Erkek olmak ve öyle kalabilmek sosyal bir süreçtir bu açıdan ele aldığımızda. Erkek topluluğu tarafından izlenerek, tartılarak, yargılanarak verilen sonu gelmez sınavlar silsilesidir.

    Bu açılardan ele aldığımızda aslında feminizmin yalnızca bir kadın sorunu olmadığını, kadın sorunu olduğu kadar erkek sorunu da olduğunu; dolayısıyla cinsiyetlerin bizatihi kendisine değil, cinsiyet hegemonisine yönelik olduğunu rahatlıkla seçebiliriz. Buradan hareketle asıl feminizmin ne olduğunun saptamasını yapabilmek en temel ve gerekli olguların başında geliyor. Çünkü günümüzde her türden insan mevcut, feminizmin ne olduğunun farkında dahi olmadan onu aşağılayan da, yine feminizmin tam olarak neye yönelik olduğunu anlayamadan onu kinizm ile savunduğunu sanan da. Önemli olan toplumu, onun dayattığı toplumsal cinsiyete göre değerlendirmemektir. Cinsiyetlerin ne bir mensubiyeti ne de kapsamı vardır. Oluşturulanlar, her iki cinsiyeti de egemenlik altında tutmak için amaçlananlardan ibarettir aslında. Bu noktadan sonra şahit olduklarımızı sorgulayarak ve düşünerek yolumuza devam etmemiz gerekiyor, eğer "insan" olarak bir iktidar hegemonisine maruz kalmak istemiyorsak.

    Mesela neden bir erkek rasyonel düşünür diye kabul edilir de neden bir kadın duygusal?

    Neden modern çağda erkeğin evdeki görevi adeta hiçbir şey yapmamaktan ibaret hale gelmiştir? Eve gelinir, televizyon karşısında geçilir (o televizyon artık telefon oldu gerçi) o sırada da yemek hazırlanır, yemek yenir, herkes üstüne düştüğünü sandığı görevi yerine getirir.

    Neden homoseksüellik aşağılanan bir olgu haline gelmiştir, halbuki homoseksüel olan erkekler de normal erkekler kadar erkek, homoseksüel olan kadınlar da normal kadınlar kadar kadın olmasına rağmen?

    Neden kadının namusu, "el değmemişliği"nin üzerinde bu denli durulur da erkeğin birileriyle yatıp kalkıyor olması hoş görülür?

    Neden erkeklik belirli, kurgulanmış değerler üzerine kurulmuştur örneğin rekabet, onur, gurur gibi?

    Neden namus kavramı yalnızca belli bir cinsiyette daha önemli hale gelir?

    Neden centilmenlik denen olgu tek taraflı olmak zorundadır?

    Neden erkek evlenmezse aynı durumdaki bir kadın kadar göze batmaz?

    Neden? (...)

    İnsanlık olarak sorular sormaya başladığımızda değil, doğru soruları sormaya başladığımızda işte o birkaç adımı atacağımız an da gelecektir.