Kitabın ismi ilginç geliyor ilk başta. "Olduğu Kadar Güzeldik." Ne demek şimdi bu? Ama okudukça anlaşılıyor. Hayat işte böyle, olduğu kadar güzel. Fazla romantik değil, fazla karanlık da değil. Ortada bir yerde.
Hikâyeler Çanakkale, Bandırma, Ezine taraflarında geçiyor. Ege'nin o küçük kasaba havası var her sayfada. Zeytin ağaçları, deniz, gazoz, salçalı tost. Yazar oralı olduğu için belli ki, bildiği yerleri yazmış. Ama turist rehberi gibi değil, orada yaşayan birinin gözünden.
Karakterler tanıdık. "Bi gevezeleşip bi susanlar" var mesela. Konuşuyorlar, konuşuyorlar, sonra aniden susuyorlar. Herkesin etrafında böyle biri vardır. "İyi olalım be ne olur" diyenler var. Hayatta iyi olmaya çalışan ama beceremeyen tipler. Helallik isteyenler var, geçmişle barışmaya çalışanlar.
Dil çok samimi. Akademik değil, ama sokak dili de değil. Tam ortada bir yerde. Rahat okunuyor, akıyor. Bazen güldürüyor, bazen buruk bir şeyler bırakıyor içte. Ama abartı yok. Ne çok neşeli ne çok hüzünlü. Olduğu gibi.
Bazı hikâyeler kısa kalıyor gibi hissettim. Bitince "bitti mi?" dediğim oldu. Belki daha fazlasını istedim, belki yazar bilerek kesti. Karar veremedim. Birkaç karakter de birbirine benziyordu, arada kim kiminle konuşuyor karıştırdım.
Sonuçta bu kitap büyük olayların hikâyesi değil. Devrim yok, büyük aşk yok, cinayet yok. Sadece insanlar var. Gazoz içen, çocuklaşan, gevezeleşip susan, hayatın içinden insanlar.
Ödülü hak etmiş mi? Bence evet. Sait Faik'in ruhuna uygun, sıradan insanların sıradışı anlatımı. Ama herkesin seveceği bir kitap değil. Aynaya bakmak gibi bir şey. Hoşuna giderse güzel, gitmezse sıkıcı.
Ben bir günde bitirdim, sonra bir gün daha düşündüm. Şimdi arada elime alıp tekrar okuyorum.
Belki de mesele tam olarak buydu. Hayatı büyütmeden, küçümsemeden anlatmak. Ne