“Acı bir tünel gibidir. İçinden geçmek zorundasın. Ama unutmamalısın: başkalarının da aynı tünelden geçtiğini.”
Edebiyat
okuma listesi
Kendime yeni bir okuma listesi oluşturdum. Sanırım 2026 bu listeyle biter. Yazmakta olduğum romanda beni besleyecek kitaplar seçtim. Listem hakkında ne düşünüyorsunuz? İçlerinde okuduklarınız var mı? 1. Hoşça Kal Berlin - Christopher Isherwood 2. Cenaze Evi Şenlik Evi - Alison Bechdel 3. Yalın Tutku - Annie Ernaux 4. Tünel - Ernesto Sabato 5. Baykuş Çığlığı - Patricia Highsmith 6. Röntgenci - Alain Robbe-Grillet 7. Lol V. Stein’in Kendinden Geçişi - Marguerite Duras 8. Sen Gittin Gideli - Elena Ferrante 9. Fındık Kabuğu - Ian McEwan 10. Sevgili - Marguerite Duras
Okuma Hedefi
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Bayburtlu Konstantin Abiniz Olarak...
Bu hafta yine memlekette iki şeyi umutla bekledik: Birinin gelişini, bir diğerinin ise nihayet siktir olup gidişini... Yani üstümüze çöken o organize kasvetin, derdin, kederin bu topraklardan sökülüp atılmasını. Ah be canım memleketim; gidiyorsun, geliyorsun ama bıraktığın yerde tiyatro hep aynı, dekor hiç değişmiyor. Bir huzur, bir mutluluk sinyali yakalayalım diyoruz, tam o esnada sahneye bir başka arsızlık, bir başka sömürü dalgası fırlıyor. "Bir saniye Bahadır Beyciğim, siz şu vedayı bir neticelendirin, benim içeride kısa bir pisliği temizleme işim var, hemen döneceğim" kıvamında bir curcuna... Hatice ablamız çıkmış gelmiş, "Bacımı kim ortadan kaldırdı, kim kanını yerde bıraktı?" diye feryat ediyor. Şüphe okları doğrudan hanenin içine, o kirli ilişki ağlarına dönük: Gelinleri Güneş ve onunla gizli kapaklı işler çeviren, ailenin içindeki kuzen Fatih. "Ablam ölmeden önce aralarındaki o yozlaşmayı, o gizli oynaşmayı gözleriyle gördüğünü söyledi" diyor. Tam burada sistemin ve toplumun o ikiyüzlü ahlak duvarına şu soruyu vurmak gerekiyor: Peki, bu pislik dönerken o evin asıl reisi, yani yengenin kocası, o erkeklik taslayan figür tam olarak neredeydi? Yanıt tam bir taşra klasiği: "Ağzını dilini bağladılar, muskayı yedirdiler." Kendi acizliğini, kendi cehaletini ve korkaklığını büyüyle, muskayla aklamaya çalışan bu zihniyete bakınca, insan sormadan edemiyor: Yahu siz nasıl sefil, nasıl çürümüş, nasıl omurgasız hayatlar yaşıyorsunuz? Derken maliyenin başındaki o soğuk rasyonellik, Mehmet abimiz sahne alıyor. Bu ara evlerde rahat nefes almak, huzurla oturmak ne mümkün; kapılar tık tık çalınıyor. Büyük vurguncuların, ihale arsızlarının, milyarlık vergi borcu bir gecede silinen yandaşların peşini bırakanlar, bu kez üç kuruş kira alan küçük mülk sahiplerinin kapısına dayanmış.
Siyaset
Tünel karanlık, tren yorgun, raylar eski.. gönlümde sonsuz bir kaçma isteği ... Ahmet Erhan
Modern insanın liminal alanda kalıcı olarak yaşamayı öğrenmesi ve kimliğini sürekli inşa edilen bir süreç olarak kabul etmesi yeni bir varoluş biçimi midir? Bu soru, felsefe ve sosyolojinin bugün en çok çıkmaza girdiği ve tam da bu yüzden üzerine en çok düşünmemiz gereken varoluşsal düğüm noktasıdır. Evet, modern insanın liminal (eşik) alanda kalıcı olarak yaşamayı öğrenmesi ve kimliğini statik bir nesne değil, sürekli inşa edilen dinamik bir süreç olarak kabul etmesi fundamentally (temelden) yeni bir varoluş biçimidir. Bu durum, insanlık tarihinde "olmak" (being) paradigmasından "oluş" (becoming) paradigmasına geçişi temsil eden ontolojik bir mutasyondur. Bu yeni varoluş biçiminin dinamiklerini ve beraberinde getirdiği yeni insan modelini şu katmanlarla okuyabiliriz. Geleneksel mitolojik anlatılarda eşik, kahramanın içinden geçip bittiği, sınavını verip arkasında bıraktığı geçici bir kriz alanıydı. Kahraman suyu geçer, dönüşür ve karaya (sabit kimliğe, unvana, yuvaya) geri dönerdi. Yeni varoluş biçiminde ise su artık bir istisna ya da geçiş koridoru değil, kalıcı habitatın kendisidir. İnsan artık iki kesinlik arasındaki o dayanılmaz belirsizliğin içinde sadece asılı kalmıyor; o belirsizliğin esnek ritmine uyum sağlayarak orada kendine yeni bir yaşam inşa ediyor. Eşik artık bir tünel değil, modern insanın yerleştiği bir evdir. Eski dünyada kimlik, karadaki mülkiyet sınırları ve taşlar gibi sabitti. Odysseus için hayatta kalmayı sağlayan akışkan zekâ (mêtis), Polifemos’un mağarasında "Hiç Kimse" (Outis) adını alırken başvurulan geçici, taktiksel bir maskeden ibaretti. Kahramanın asıl amacı, kendi sabit krallık unvanını (kleos) yeniden haykırabilmekti. Yeni insan modelinde ise mêtis, geçici bir savunma mekanizması olmaktan çıkıp karakterin ana omurgası haline gelir.
Felsefe
Odysseus eve dönmek için denizdedir. Yani su, onun için hem eşik hem de hapis. Geri dönememe korkusuyla dönememe arasında onlarca yıl asılı kalıyor. Belki de bazı kahramanlar için su, dönüşümü tamamlayamadıklarında cezaya dönüşüyor — Poseidon'un öfkesi bu yüzden öyle güçlü bir metafor. Odysseus'un iç dünyasıyla yüzleştiği okuması çekici, ama Jung'cu perspektifi Homeros'a dayatmak biraz riskli. Kikloplar ve Sirenler, Odysseus'un gölgeleri olduğu kadar, Yunan dünyasında medeniyetin sınırlarını işaret eden dış tehditler. Belki daha doğru soru şu; bu iki okuma birbirini dışlar mı? Yoksa mitolojinin gücü tam da bu katmanlılıktan mı geliyor? Küçük bir itiraz; "Balinanın Karnı" şeması son derece ikna edici — ama evrensellik iddiası tartışmalı. Mono-mit, ağırlıklı olarak Hint-Avrupa ve Orta Doğu mitolojisinden besleniyor. Japon, Yerli Amerikan ya da Pasifik Adaları anlatılarına baktığımızda su eşiği çok farklı işliyor — bazen dönüşüm değil, döngü anlatıyor. Homeros’a geriye dönük bir Jung okuması dayatmak, metni anakronizm (tarih yanılgısı) tuzağına düşürme riski taşır. Antik Yunan insanı için dünyayı anlamlandırma biçimi "bilinçaltı" gibi modern psikolojik kavramlar üzerinden yürümüyordu. Kikloplar ve Sirenler, her şeyden önce Yunan medeniyetinin (polis) sınırlarını, yani barbarlığı, yasasızlığı ve doğanın evcilleştirilememiş vahşetini simgeliyordu. Polifemos’un konukseverlik yasasını (xenia) çiğneyip konuklarını yemesi, antik bir dinleyici için psikolojik bir gölgeden ziyade, medeniyetten uzak olmanın getirdiği ahlaki ve toplumsal dehşetti. Ancak bu iki okuma birbirini dışlamak zorunda değil; aksine mitin gücü tam da bu mikrokozmos ile makrokozmos arasındaki aynalıkta saklı. Antik Yunan’da sitenin (şehrin) sınırları ile insan aklının (logos) sınırları paralel düşünülürdü.
Felsefe