Bir illüzyondan ibaretti her şey ve çaresiz insanlar kendileri için yarattıkları simülasyonların içerisinde tutuklu kalmaya zenginlerden daha teşneydiler. Çünkü her illüzyon, özünde varlık ve yokluk kavramları üzerine kuruluydu. Bazı insanlar varlıklı bir hayat sürmekten daha derin arayışlara girebilirdi elbette. Gerçekten sevdikleri ve fakat dünyanın ilgisini cezbetmeyen, keyif almaktan başka bir kazanç sağlayamadıkları işlere, aşklara gark olabilirlerdi. Nadiren... Nadiren yaşanırdı bu tip zaferler.
Dantès, kendisini hücresinden çıkarıp daha karanlık ve daha kuytu başka bir hücreye koymalarını rica etti. Değişiklik, daha kötü de olsa değişiklikti ve Dantès'e birkaç günlük oyalanma sağlayacaktı. Ona açık hava ve dolaşma hakkı, kitap ve alet vermeleri için yalvardı. Bunlardan hiçbiri ona verilmedi; ama hiç önemi yoktu, o istemeye devam etti. Eski gardiyanından daha sessiz de olsa, sanki olabilirmiş gibi, yeni gardiyan ile konuşmaya alışmıştı; ama biriyle konuşmak, bir dilsizle bile olsa, hâlâ bir zevkti. Dantès kendi sesini duymak için konuşuyordu: yalnızken konuşmayı denemişti, ama bu onu korkutuyordu.
Özgür iken sık sık, sefil zevk anlayışlarının, eğlence âlemlerinin ve ürküntü veren dostlukların bir araya getirdiği serseri, haydut ve katillerden oluşmuş tutuklu koğuşlarının çok korkunç olduğunu düşünürdü. Ama şimdi hiç konuşmak istemeyen bu duygusuz gardiyanın yüzü dışında başka yüzler görmek için bu batakhanelerden birine atılmış olmayı dileyecek noktaya gelmişti; aşağılayıcı giysisi, ayağa takılan zinciri, omuza vurulan damgası ile bir zindanın özlemini çekiyordu. Kürek mahkumları en azından benzerleriyle bir aradaydılar, havayı soluyor, gökyüzünü görüyorlardı; kürek mahkumları mutluydular.
Mağlup mu desem, mahçup mu?
Ama ikisi de değil,
Ben garip, sen güzel, dünya mutlu...
Öyle tuhafım bu akşamüstü,
Sevgilim,
Canavar götürür gibi
İki yanım, iki süngü...