Puan vermedi·559 syf.··
2026 132. kitabı
Orta Çağ Paris’inin o karanlık, tekinsiz ve büyüleyici atmosferinde; taş duvarların soğukluğu ile insan kalbinin en uç noktaları arasında mekik dokuyan sarsıcı bir kader ve trajedi anlatısı. Victor Hugo; kambur ve çirkin zangoç Quasimodo’nun saf ve karşılıksız aşkını, güzeller güzeli çingene kızı Esmeralda’nın trajik yazgısını ve rahip Frollo’nun içini kemiren o karanlık tutkuyu anlatırken, asıl kahraman olarak Notre Dame Katedrali'ni merkeze alıyor. Toplumun dışladığı ruhların vicdan azabını, adaletsizliği ve kaderin (Ananke) kaçınılmazlığını muazzam bir edebi güçle işleyen bu ölümsüz eser, insanı dış görünüşün ötesindeki o saf ve derin şefkatle yüzleştiriyor.
Notre Dame'ın KamburuVictor Hugo · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202242,1bin okunma
Puan vermedi·152 syf.··
2023 105. kitabı
·
5 saatte okudu
·
Okunma: 06 Kasım 2023 06:32
‎​Horace Walpole’un 1764 yılında kaleme aldığı Otranto Şatosu, sadece gotik edebiyatın değil, aslında modern korku türünün de atasıdır. Bir şatonun taş duvarları arasına sıkışmış bu anlatı, insanoğlunun en ilkel korkularını –ölüm, lanetler ve kaçınılmaz kader– bir senfoni gibi işler. ‎ ‎Walpole’un dünyasında insan, kendi kaderinin rehinesi gibidir. Romanın satır aralarında gezinirken, karakterlerin içsel çöküşüne şahit oluruz. “Kötü bir dünya burası; onu pişmanlıkla terk etmemi gerektiren bir şey yok” cümlesi, Gotik edebiyatın o meşhur melankolisini özetler. Walpole, yaşamı bir sürgün gibi sunarken, karakterlerini bu sürgünde kendi gölgeleriyle yüzleştirir. Gotik kurgu, çoğu zaman içsel bir boğulmayı anlatır ancak bu boğulma dışarıdan izlendiğinde bambaşka bir hakikate bürünür: “Bazen bir seyirci, oyunculardan daha iyi görebilir oyunu.” Bu alıntı, romandaki trajedinin sadece karakterlerin suçu olmadığını, aslında bir "kurgu" içinde piyon gibi hareket ettiklerini hatırlatır. Okuyucu olarak bizler de o şatodaki hayaletleri ve gizli geçitleri izleyen, ancak olan bitene müdahale edemeyen o "seyirci"yiz. ‎ ‎Gotik edebiyat, doğaüstü olanın rasyonel olanı bozguna uğratmasıdır. Walpole bunu öyle keskin bir noktaya taşır ki; “Doğa sesini yitirdiği anda, kahramanlar da aklını yitirmiş olur.” Doğanın (mantığın) sustuğu yerde, korku ve delilik başlar. Şatoda yankılanan her ayak sesi, aslında aklın yavaş yavaş terk ettiği bir zihnin çığlığı gibidir. Gotik edebiyatın en temel karakteri, aslında bu şatonun kendisidir. Walpole, Otranto Şatosu’nu sadece bir olay örgüsü mekanı olarak değil, yaşayan, nefes alan ve içine girenlerin zihnini büken bir varlık olarak kurgular. Taş duvarlar, gizli geçitler ve karanlık dehlizler, insanın bastırılmış korkularının dışavurumudur. Şatonun mimarisi,
Edebiyat
Otranto ŞatosuHorace Walpole · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20172,615 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Biz birbirimizi yaralarımızdan tanıyoruz.
Puan vermedi·116 syf.··
2026 28. kitabı
·
6 saatte okudu
·
Okunma: 07 Nisan 2026 02:05
Melisa Kesmez’in son romanı Çiçeklenmeler’i minicik bir novella, hatta belki bir uzun öykü. Çağdaş öykü yazarlarının sevilen isimlerinden Melisa Kesmez, eserlerindeki kendine has üslubu ve huzur veren anlatımıyla birçok okuyucunun radarına girmeyi başardı sanırım. Benim kendisinden okuduğum üçüncü kitabı. Nohut Oda, Bazen Bahar ve Çiçeklenmeler. Üç kitabını da severek okudum ama Çiçeklenmelerdeki bazı yerler zorlama gibi geldi bana belki beklentileri şaşkınlığa uğratmak adına böyle bir yolu denedi yazarımız bilemiyorum. Bakalım sizler okunca ne düşüneceksiniz? :) Roman, Türkan’ın eşini kaybedişi ile dünyadaki biricik oluşuyla karşılaşmasına vurgu yaparak başlıyor. Vedalaşması sürerken aslında anlıyoruz ki... Hayatın tekdüze akıp gidişi içinde hayallerini usul usul yitirdiğini fark etmeyen, aşkın neye benzediğini unutan, bir adada tek başınaymış gibi yaşamayı benliğinin parçası olarak kabullenen, neyi beklediğini tam olarak bilmeden yıllarca bekleyen bir kadının hikâyesi... Türkan, Orhan’la yıllarını sessizlik içinde geçirdiği o evi kapatıp, kapısını ardından çektikten sonra şöyle bir cümle geçiyor aklından: “Bu eski evde bir sürü şey oldu. Ve aslında hiçbir şey.” Onunla birlikte biz okuyucular da o sessizlikte geçen anılarımızın yasını tutuyoruz. Eksik kalmışlık hissini kendi derinlerimizden duyuyoruz. Yaşamaya başlamak için ölümleri beklemek iyi bir fikir olmasa da çok güçlü bir ateşleyicidir çoğu zaman. Aynı yerden yara alanlar birbirlerini yaralarından tanıyor sanırım. Kendi yaralarınızdan çokça iz bulacağınız bir tarafı da var Çiçeklenmelerin. Aşağıya birkaç alıntı bırakıp size keyifli okumalar dileyeyim sevgili okurlar. “Kahve yapmak bana hâlâ dünyaya etki ettiğimi hatırlatıyordu. Dokunduğum bir şeyi değiştirebildiğimi, yok olmadığımı, yeryüzünden gidenin ben
ÇiçeklenmelerMelisa Kesmez · İletişim Yayınları · 20267,5bin okunma
Puan vermedi
Taş ve Gölge, yalnızca bir adamın hikâyesi değil; bir halkın belleği, bir ülkenin kanayan tarihi, bir insanın köksüzlükle hesaplaşması. Avdo'nun hikâyesi, kaybedilenin ardından tutulan bir yas değil sadece; aidiyetin ne demek olduğunu sorgulatan, içimize ilmek ilmek işleyen bir arayış. Avdo, sevdiğinin mezarına hayatını diri diri gömmüş bir adam. Orada, taşların gölgesinde, sessizliğin ortasında, kendine bir yuva değil ama herkese bir ev olmuş. Kökü olmadığını söyleyen bu adam, bir mezarlığın ortasında hayatına giren herkese kök oldu, gövde oldu. Kendi aidiyetini ararken, başkalarının aidiyetine dönüştü. Bu çelişki, bu içsel kırılma beni en çok sarsan yer oldu belki de. Kitap geçmişle geleceğin, ölümle yaşamın arasında gidip gelen bir masal gibi. Ama masallar hep mutlu bitmez. Bu, acının, yarım kalanların, suskunlukların masalı. Dersim'den Madımak'a, faili meçhullerden göç yollarına uzanan bir belleği taşıyor sayfalarda. Kudüs'e, Filistin'e, Hitler'e değinip genişliyor ama hep bir noktaya dönüyor: aidiyet. Yaşadığı toprakta köksüz kalmış insanların diliyle konuşuyor Avdo. Burhan Sönmez, sadece anlatmıyor; hissettiriyor, çınlatıyor, göğsünde bir ağırlık gibi bırakıyor. Kitap bende hep öyle kalacak; yaşayanların değil, sanki ölülerin diliyle yazılmış gibi. Ve o dil, içimde bir şeyleri susturmak yerine konuşturdu.
Taş ve GölgeBurhan Sönmez · İletişim Yayınları · 2021942 okunma
Gerçekten şahaneydi
9/10
·208 syf.··
Beğendi
·
2026 18. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 13:13
İnsanın göğsüne taş gibi oturan bir final. Kitap boyunca Robert’la birlikte o yalnızlığı yaşadım, onunla birlikte hayatta kalma mücadelesi verdim ve her şeyin sonunda büyük bir yıkıma uğradım . Okuduğum en en en şahane kitaplardan biriydi. Sürekli tetikte olmaktan, o klostrofobik atmosferden ve gerilimden kalbim ağzımdaydı. Çok ama çok etkilendim müthiş bir kitaptı.
Ben, EfsaneRichard Matheson · İthaki Yayınları · 2020904 okunma
9/10
·94 syf.··
Beğendi
·
2026 28. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 00:00
Merhabalar,kitabı iki kısımda inceleyeceğim ilk yarı ve ikinci yarı şeklinde. !!!!!DİKKAT SPOİLER İÇERİR!!!!! lütfen ona göre okuyun. içerik hakkında baya bilgi içeriyor!!! Martı 1.yarı kitapla ilgili dikkatimi en çok çeken şey sıkışmışlık içerisinde olmasıydı. Herkesin kendince sorunları ve bunalımları vardı. Bu açıdan asıl sinirlendiğim nokta hiç kimsenin birbiriyle gerçekten iletişim kurmaya çalışmaması, çözmeye de çalışmaması. bana ciddi bir iletişimsizlik söz konusu olduğunu düşündürdü. Kitabın en başındaki Medvedenko ve Maşa'nın konuşmasından örnek verecek olursam: Medvedenko geçimden, yaşam şartlarından, daha çok maddiyat ağırlıklı şeylerden bahsediyorken Maşa ise "hayatımın yasını tutuyorum, mutsuzum" diyor. Aslında iki taraf da haklı ama iki taraf da bambaşka tellerden çalıyordu. Ayrıca konuşmak için konuşan, konuşmalarda sadece kendi kısmını bekleyen kişiler gibi geldiler. Yüzeysel karakterlere sahipmişler duygusunu hissettim. ​Treplev karakterini başta sevmiş gibiydim fakat ilerledikçe düşünce olarak uyuşmadığım bir karakter olduğuna karar verdim gibi. Başta eski olanı bırakıp yeniye yönelmesini oldukça atılgan ve cesur bir hareket olarak görürken son kısımlarda (Nina'yla Martı konuşmasında) bunu aslında kendisini, annesine ispat etme -sevgi- için bir araç gibi kullandığını düşünmeye başladım. Kendi çıkarları için yapıyor gibi bir his baskın hale geldi. Bu noktada onun samimi olup olmadığına karar veremedim. Arkadina'ya ise başta oldukça gıcık kaptım. Kendi bildiğini yapan ve okuyan baskın bir karakter vibe'ını verdi. Kendine güvenmesi ve daima mükemmele oynaması bir seviyeye kadar güzel gelirken o seviyeden sonrasında da kendi egosunun esiri haline düşmüş gibiydi. Onun da arka planda bir şeylerin bunalımında olduğu hissedilmekteydi. Son olarak 40-46.
Duygu ve Düşünce
MartıAnton Çehov · İş Bankası Kültür Yayınları · 201626,6bin okunma