Zweig ne anlatırsa anlatsın çok güzel anlatıyor. Annesi ölmüş ve babası tarafından manastıra yollanmış bir kız çocuğu. Ve böylece ne anne ne de baba sevgisi ile büyümüş. Ve sonrasında bizim de içerisinde bulunduğumuz 1. Dünya Savaşı patlak veriyor. Üstelik Clarissa hayatında ilk kez biri tarafından sevildiğini hissederken. Sonrası malumunuz. Savaş her zamanki gibi sevgilileri, anne babaları, baba oğulları ayırıyor. Neresinden bakarsanız bakın hem bir aidiyet hem de açlık romanı. Ait hissetmeyen veya yanlış kimseye ait olan insanlar ve boş mideler… Tüm dünyanın kaderinin değiştiği savaşa farklı bir yerden bakıyoruz. Tarih sadece okuduğumuz kısımları ile değil duygusal yükü ile de mevcut ve bunu kafamıza vura vura anlatıyor Zweig. Çok beğendim.
Yazarın kelimeler ile bu kadar rahat oynaması, cümlelere takla attırması ve ironik dili beni ilk sayfalardan itibaren kitaba bağladı. İkinci dünya savaşı yıllarına sonraki döneme vurgu yapan yazar Bulgarların aslında kültür olarak Türklere ne kadar yakın olduğunun da şifrelerini veriyor satır aralarında. Özellikle kitabın birinci kısmı çok hızlı akıyor; biraz mitoloji bilmenin faydası var. Değilse de hızlıca açıp bakabilir ve daha net anlayabilirsiniz. Yazarın kullandığı metaforlar tekrarlandığı için bir kez oturtunca hem keyif hem de okuma hızı artıyor. Altını çizdiğim onlarca aforizma var. Diğer kitaplarını da sipariş ettim.