MÜSLÜMANIN "ATEİSTİ" OLUR AMA "AGNOSTİĞİ"...
İslâm'ın mürtedler hakkındaki sertliği bazılarına ziyâde geliyor. Ve üzerine ziyâde tartışmalar yaşanıyor. Bence bu tartışmalarda ıskalanan şeylerden birisi, Bediüzzaman Hazretlerinin de işaret ettiği, "kabul-i adem" ile "adem-i kabul" farkıdır. Kendisi bir yerde bunu şöyle beyan ediyor: "Hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabul bir lâkaytlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise, o adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur." Yâni, adem-i kabul, "kabul yokluğu"dur ki ilgisizlik ile de olur. Fakat, kabul-i adem, "yokluğun kabulü" ilgisizlikle mümkün olmaz. Yokluğu kabullenen ilgilendiği şeyde "yokluk" hükmüne varmış demektir. Bu da karşı iddia sayılır. Karşı iddia karşı bir dâvadır. Karşı dâva da anarşidir. Bu yüzden Müslüman gibi Müslümandan agnostik çıkmaz-çıkamaz. Zîra, Müslümanlığı, o meselelerin zaten dünyasında varolmasını sağlamıştır. Mü'minler içinden "Ben agnostiğim!" diyenler, ya evvellerinde Müslüman değildirler; yâni isimleri/nesilleri Müslüman olsa da aslında dinî bir bilgiye hiç sahip olmamışlardır; veyahut da ateist olduklarını söylemek güç geldiği için agnostiklik tabiriyle onu yumuşatmaya gayret ediyorlardır. Evet, yine mürşidimin dediği gibi, "Onun aklı hareket etmeye mecburdur." Yâni, münkir, iddialarının zeminini içinde/dışında kurmak mecburiyetindedir. Eğer itikadının tartışmasına girmek istemiyorsa, yâni ateizmi iddia olarak ispatlamak güçlüğü nefsini zorluyorsa, "Ben agnostiğim!" der. Böylece ne deve ne kuş bir yaşamın mümkün olduğunu sanır. __Ancak İslâm müntesipleri konusunda uyanıktır. Bir Hristiyan'ın/Yahudi'nin ateist olmasıyla bir
Tefekkürât
SOYUNDURUP SOYUNDURUP
Bu aralar yorgunum, Aralar yorgunum bu. Ralara ub munugroy, Yoraub lararoyum bar. Sihridir bu her şeyimin, Kirli bir saç tellerinde, Beyazlaşmış giderek. Şımşalzayeb keredig, Giderek beyazlaşmış saçlarım, Mıralças keredig keredig... Başım titrer havale, Yağmur yağar nevale... Elavah elavah rertit rertit, Rumğay rumğay rumğay... Bu kadar zihinsel engelliye, Kalem susarsa ne yapalım... Ub radak lesnihiz ub radak radak, Ben ne yapacağım? Ben ne yapıyorum? Neb neb neb, Neb... AYKUT BARIŞ ÇELİK
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
"Sevgi ne iș, ne aș ne de ekmek." #ÜB
1000Kitap
üb-
bir hüzün şehri ayırdı bizi, ve bu son olmayacak. gözyaşıyla beslediği, her aşk ölümü tadacak.
1000Kitap
EN ÂDÎ KÂFİR: MÜRTED MÜSLÜMAN...
"Çünkü mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan hayat-ı içtimâîyeye zehir olur." Bediüzzaman Said Nursî Lem'alar , sh. 213 Küllîye düşmanlık cüz'e düşmanlığa benzemez. Bütüne düşmanlık bile parçaya düşmanlıktan başkadır. Gülün düşmanı gülün düşmanıdır. (Başka çiçeklere de düşmanlığını bu itiraftan çıkaramayız.) Papatyanın düşmanı papatyanın düşmanıdır. (Başka çiçeklere de düşmanlığını bu itiraftan çıkaramayız.) Fakat, her kim cem-i mânâsıyla "çiçek" düşmanı olsa, artık bahane tutamaz, cümle çiçeklerin düşmanı olur. Zira çiçek tür ismidir. Nev'in nâmıdır. Açan herşeyi kapsar. Dışında çiçeklik bırakmaz. Evet. İslamiyet de, işte, sair îtikadlara nazaran çiçek gibidir. Hepsinin (varsa) kısmî güzelliği onun güzelliğinden bazı şûlelerdir. İçlerinde, eğer kalmışsa bir dane-i hakikat, o hakikatin ağacı Şeriattadır. Kemaliyle İslâmîyet toprağında tebarüz eder ancak. İstikâmetiyle ancak onda görünür. Bu nedenle Bediüzzaman "mürted" ile "harbî kâfir" arasındaki şu farka dikkatimizi çeker: "İslâmiyet sair dinlere kıyas edilmez. Bir Müslüman, İslâmiyetten çıksa ve dinini terk etse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez. Belki Cenâb-ı Hakkı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şeyi tanımaz; belki kendinde kemâlâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için, İslâmiyet nazarında harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa, musalâha etse; dahilde olsa, cizye verse İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimâîyeye bir zehir hükmüne geçer. Halbuki, Hıristiyanın bir dinsizi, yine hayat-ı içtimâîyeye nâfi bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesâtı kabul eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenâb-ı Hakkı bir cihette tasdik edebilir." __Yâni, arkadaşım, bu dinin kâfiri başka dinlerin(!) kâfirine
Hak Din El-İslâm
ARAPÇANIN DERDİ, M. ÖZTÜRK'Ü NİYE GERDİ?
Sırrı Süreyya Önder'in, eski içişleri bakanı İdris Naim Şahin hakkında, şöyle bir nüktesi vardı muhterem kârîlerim: "Şahin'in varlığı bütün yurttaşlar için büyük bir umut kaynağı. Çünkü herkese "Sayın Şahin içişleri bakanı olduysa ben de her şey olabilirim" duygusu veriyor. Bir cumhuriyetin bunu başarmış olması az bir şey mi?" Evet. Tam isabet. Hakikaten az şey değildir. Ve bu özgüveni veren sadece İdris Naim Bey değildir. Zeki Kamilzade kardeşiniz, kimi "profesörlere" baktığı zaman da, "Arkadaş, bu kadar kolaysa, biz niye profesör olmadık?" diye vâveyla etmektedir. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla akademiamızda "sıradışı bir zekâvet" kollanmamaktadır. Hatta ilâhiyat profesörlerinde "Müslüman olma şartı" dahi aranmıyor gibidir. Nitekim, Kur'ân'a beşer kelâmı diye iftira attığı için, en nihayet gediklisi olduğu fakülteden de kışkışlanan Mustafa Öztürk bile, senelerce, bir de "tefsir uzmanı" olarak üstelik, mekteplerde âlim(!) yetiştirmiştir. İşte, aynı Mustafa Öztürk, dehdehlenmesinin kiniyle youtube sarılmış, cehennemin dibine doğru hızla mesafe almaktadır. Ancak gündem olan yeni beyanıyla anlaşılmıştır ki, hızını, "roket hızına" çıkarma eğilimi göstermektedir. Peki ne demiştir sayın Öztürk: “İslâm olmasaydı Arapça sadece bir kabile dili olarak kalırdı. Felsefî açıdan yetersiz bir dildir ve yetkinliği çöldeki birkaç eşya ile sınırlıdır. "Oy, oy, oy. Kur'ân'a "beşer kelâmı" diye iftira eden gayrısını da sallamaktan geri kalır mı? Kalmayacaktır tabii. Horgörüsünün zeminini de oluşturmak için herzeler savurmaya devam edecektir. Halbuki, konunun uzmanları, Arapça'nın yüksek bir dil olduğunda hemfikirdirler. Hatta denilir ki: Âdeta Hüda bu dili "vahyin mâkesi" olmak için hazırlamıştır. Yetiştirmiştir. Olgunlaştırmıştır. **Evet, elbette ki Allah, dilbilimcilik
Arapça Üzerine