Charlotte Perkins Gilman’ın bu cesur, hiciv dolu ütopyası sizi büyük ihtimalle hayatınızın geri kalanını geçirmek isteyeceğiniz eşsiz bir ülkeye götürüyor. Bu ülkede sadece erkekler değil, aristokrasi, hiyerarşi, aile; rekabet, suç, şiddet, korku yok. Öyle bir ülke düşünün ki bütün kadınlar anne, bütün kızlar kardeş; öyle bir ülke düşünün ki “ben” yok, “biz” var. İşte bu, Kadınlar Ülkesi.
Kitap Jeff, Terry ve Vandyck adında (üçü de farklı erkek tipleri olan) üç kaşifin bu ülkeye ayak basmasıyla başlıyor. Jeff, kadınları çok büyük bir minnet duygusuyla başının üstünde taşıyan; onların üstünlüğünü kabul eden ve adeta onlara tapınan, kadınları hep haklı gören yaşça olgun bir karakter. Terry ise tam tersi, ataerkil bir kafa yapısına sahip ve kadınlara sahip olunması gereken objelermiş gibi davranan; gözüyle gördüğü işlere bile “kadınlar yapamaz!” diyen, Kadınlar Ülkesi’ne bile ataerkiyi getirme fantezisi kuran bir karakter. Vandyck ise bu iki tiplemenin tam ortasında dengede duran, yeniliklere açık ve meraklı ana karakterimiz.
Kitapta bu üç kaşifin ülkedeki kadınlarla yaptığı kültürel alış verişi okuduğunuzda ataerkil düzenin sosyal yaşamdaki olumsuz etkileri bir bir masaya yatırılırken suratınıza art arda tokat yiyormuşsunuz gibi hissedebilirsiniz. Zira evlilik, namus ve dinden tutun da sağlık ve gıda sektörlerine hatta sokak hayvanlarına veya aşırı nüfuslanmaya varana kadar üst üste eleştiri yağmuruna tutuluyor dünyamız. Elbette Charlotte Perkins Gilman bunu hikayedeki karakterlerin hoşgörülü ve anlayışlı davranışlarını onlara bozdurmadan, büyük bir ustalıkla hissettiriyor.
Bu kadınların erkeksi görünüşleri, bir erkekle baş edebilecek kuvvette olmaları, ağaçlara kolayca tırmanabilecek veya ormanda kaçıp izini kaybettirebilecek çeviklikte olmaları da onların