cicoretti, bir alıntı ekledi.
23 May 11:45 · Kitabı okuyor

Ucuz ve sanattan uzak bir roman okumak, gündüz hayal görmekten farklı değildir. Böyle bir kitap, okurda hiçbir üretici tepki doğurmaz. Tıpkı boş bir televizyon programı seyrederken, düşünülmeden atıştırılan çerezler gibi, bu roman da öylesine yutulur.

Sahip Olmak Ya da Olmak, Erich FrommSahip Olmak Ya da Olmak, Erich Fromm
Nisanur, Ay Zalim Bir Sevgilidir'i inceledi.
 14 May 22:03 · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 7/10 puan

Adına bakınca derin acılı bir aşk romanı sanabilirsiniz ancak ay zalim bir sevgilidir kitabı, isaac Asimov önerili bir bilim kurgu romanı. Bakış açısıyla farklı, kurgusuyla enteresan sayılabilir, hafif aksiyonuyla, okunsa iyi olur denebilecek bir roman.

Kitaptaki kurgunun genel iskelet yapısı enteresan.Arka kapağında, birazdan yazacaklarım bahsedildiği için spoiler olduğunu düşünmüyorum.

Ay'da, Dünya otoritesine bağlı insanların yaşaması ve bu insanların dünya otoritesi için üretim yapması.. ancak bu insanların aya sürgün edilen suçlular olması kısmı çokta orijinal fikir değil bir çok emsal kitapta bu durum zaten işleniyor. Ancak ay topluluğunun, özgürlüklerini kazanmak adına uyguladıkları strateji, ve bu süreçte yapay zeka bir bilgisayardan danışmanlık almaları kitaba heyecan katmış fakat bu heyecan soluksuz bir kitap esintisi oluşturmadı en azından bende.

Bunun haricinde, kitabı okurken biraz zorlanabilirsiniz çünkü ara ara Rusça kelimeler kullanılmış, sayfanın altında, çevirisi yapılmış olsa dahi okumanızı maalesef bölüyor. Bunu da hiç anlamam, kitap zaten çeviri kitabiysa neden İngilizce kısmını çevirirken Rusça kısmını bırakırsın ? Bilen biri varsa lütfen yorum atsın.
Erkeklerin çok eşliliği durumunun tersine, kadınların çok eşli olması durumu kitaba biraz farklılık katmış. Ve gerçekte, kadın sayısı az olsaydı yaşam nasıl olurdu sorusunun cevabını yazar kısmen de olsa açıklamaya çalışmış. Bu cevapta ise şu cümle kesinlikle net şekilde var:Kadınlara daha çok değer verilirdi.. Ne kadar az o kadar değerli bakış açısı ne derece doğru bilemem ama, aydaki yaşamda kadınların azlığı, erkeklerin onlara daha muhtaç durumda kalmaları sonucuyla lanse edilmiş.Bu sebeple de üstünlük kadınlarda. Erkekler çoğunlukta olduğu için kadınlar, kolay ucuz hor görülesi ezilesi şekilde de lanse edilebilirdi.Bu yönden yazarı kutluyorum.

Mutlaka okunmalı mı hayır ama isaac Asimov gibi bir Usta'dan da onay almis mutlaka olmasa da bir okunsa iyi olur denecek kitaplardan diye düşünüyorum.

Geyikli Gece, bir alıntı ekledi.
08 May 01:06 · İnceledi

"Erdemli adamın yolu bencillerin insafsızlık­ları ve kötü insanların zulmüyle sarmalanmış. Ancak merhamet ve iyi niyet adına karanlık yolda güçsüzlere yardım eden kutsanmıştır."

(Ucuz Roman)

Size Baba Diyebilir miyim?, Onur Sener (Sayfa 25)Size Baba Diyebilir miyim?, Onur Sener (Sayfa 25)

Gençliğin sarhoş yıllarında, bar köşelerinde bukowski okuyan elemanlar vardı. Yeterince kaybetmiş tipler değillerdi, yeraltı edebiyatını akedemik olarak yaşayan tiplerdi. Malum kadınları da severlerdi. İş bu sebep eril bir genç olarak mesafeliydik. Fakat yine de kulak misafiri olarak, bukowskinin bir tanrısı olduğu ve onun izinden çift dikiş los Angelesda dolaştığını ve ucuz şaraplar içip içip barlarda kavga çıkarttığını işittik. –Şimdi burayı okuyacak kişi, Desen ki ne anlatıyorsun? Yani bence demelisin. Şöyle bir cevabım olur; bir kitabın incelenmesi fikrimce ilk duyulduğu andan itibaren olmalıdır. E bu da öznel bir durum. Detaya önem veririm de ben.-
Buraya kadar okumuşsan kitaba geleyim. Jon fante iyi yazar. Toza sor da güzel kitap. Spoiler vermek istemiyorum, fakat şunu bilmen faydana, bandini toza sorun kahramanı fante ise esasında bandini. Ve fante bir rehber. Yani okuyacağın eser kurgu bir roman dan ötedir. Bukowski özelinde Beat kuşağını etkilemiş bir kitapdır. Konusu; Zaman ve aşk.. ve bir takım tatsız durumlar.. Sonra kırıntılar..ve büyük çok büyük kırgınlıklar..

Duygu Hatinoğlu, İncir Kuşları'ı inceledi.
20 Nis 00:06 · Kitabı okudu · 6 günde · 1/10 puan

Bu kitap sadece gerçeklere dayanmaktadır gibi can alıcı cümlelerle ucuz satış hileleri hoşuma gitmiyor. Sonsözde açıklamışsın zaten ne gerek var ki arka kapağa yazmaya?
Suada ve tarıkın aşkı da oldukça klişe. Bir takım kamyon arkası laflar su perim vs gibi vıcık vıcık aşk. Suadanın beyaz atlı prens muhabbeti neymiş rüyalarında gördüğü beyaz atlı prensmiş. Ben seni yüreğimde eritmiştim nedir Allah aşkına. sürekli tarıkla sevişmedik yatmadık biz diye açıklama yapmaya çalışması da irrite eden başka bir noktaydı. Tabi ileriki sayfalarda tecavüze uğrayacak bu kadın ve yazara göre belli ki tecavüzün en kötü tarafı tecavüze uğrayan kadının bakire olması. Bu yüzden bekareti kitabın başlarında gözümüze sokuyor. Alttan alta tecavüz bakireye olur göndermeleri hiç hoş değil.
Müslümanlığı kitabın başlarından itibaren namaz kılıyorum oruç tutuyoruma indirgeyen bir kitaptan bahsediyoruz. Hala bu zihniyetin olması ve daha korkuncu yazılması insanı irrite ediyor.
Annelerinin babanızla sevişerek evlendik dedikten sonra sevişmek kelimesiyle dalga geçecek kadar bayağıydı. Uzun uzun sevişmenin ne demek olduğunu anlatmayacağım tabi. Annesinin tarıkı öğrendikten sonra hele şükür müslümanmış şeklindeki ırkçı yaklaşımı da hiç hoş değildi.
Cinsiyetçi ve homofobik bir kitaptı. Suadanın bir caddeyi tarif edişi var dikkatinizi çekiyorum “caddeyi” tarif ediyor. “daracık mini etek ve yüksek topuklu ayakkabılarıyla arşınladıkları caddede hayat durmuştu.” Diyor. Yahu bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Mini etekle caddedeki hayatın durmasının ne alakası var? Bir yerde de suada kısa etek giydi diye kendini fahişe gibi hissediyordu. Neyse yorumu size bırakıyorum.
Yer yer kullanılan bayan kelimesini de çok basit bir şekilde burada senden başka bayan yok diyerek geçiştiriyorum .
Sadece kadın cinsiyetçiliği değil tabii erkek cinsiyetçiliği de vardı. Tüm erkekler aldatır onlara güven olmaz vs vs.
O kadar basit bir dille yazılmıştı ki yazarın 72 doğumlu olduğuna inanmakta gerçekten zorluk çektim. Çocuk yazsa anca bu kadar basit dil kullanabilirdi. Haliyle alıntı yapılabilecek tek bir yer bile yoktu.
En sevdiğim türdür oysa ki tarihi roman. Bu kitaptan önce tarihi romanların asla çok kötü olamayacağını düşünürdüm. Tarihi olayları roman karakterlerinin içine yedirememiş. Sözüm ona diyaloglarda olanı biteni anlatıyor ama çok eğreti durmuş. Başlarındaki o vıcık vıcık aşkı zaten hiç sevmedim. Savaş çıksın düzelecek kitap diye düşündüm savaşın insanların hayatlarını nasıl korkunç etkilediğini anlatacağını sandım. Sonuç koca bir hayal kırıklığı.
Kitabın çıkış noktası güzel. Hadi bu kitabı kadınların bakış açısından anlatacaksın ona da tamam. Ama sen kadının ne düşündüğünü ne hissettiğini bilmiyorsun ki. Hala tecavüzü kadın için bir utanç kaynağı leke olarak betimliyorsun. Kaçırdığın nokta tecavüzün tecavüz eden için utanç kaynağı ve leke olduğu. Hele Tarık beni bu halimle kabul edecek mi acaba diye düşündürmesi son derece iğrenç kadını küçük düşüren bir durum.
Kadınlar güçlüdür ama kitaptaki kadınlar sürekli ağlayan kaderlerine boyun eğen insanlar olarak betimlenmiş.
Kitabı hiç sevmedim ve insanların neden sevdiklerini de anlayamayacağım. Ya ben yanlış pencereden bakıyorum ya da kitabı sevenler.

 “ Yazar Denen Garip Yaratık”
Bunca zaman neden Özarıkça okumadım ki acaba diye söylenirken denk geldi bu yazı. Postmodern edebiyatın en büyük temsilcilerinden biri olan Atay'a yazılmış bir yazı. Ardıç tarafından 87 yılında yazılmış. Hemen sizlerle paylaşmak istedim.

  “ Yazar Denen Garip Yaratık”

“Tükenmezin mürekkebi dağılmış, artık sararmış sayfalarda kalan adın, kağıdın suyu yönünde hareleniyor Oğuz.

Sırtı birkaç yerinden kırık, arka kapağı aya izleriyle sapsarı, fiyatı yirmi eski lira olan bir kitap bu. O zamanın parasıyla! Abdülhamid zamanı değil, senin son birkaç yılın… Ön kapakta Sevin’in ahşap kaplamalı, penceresi fesleğenli, dantel tığ işi perdeli resmi de solmakta. Hayati’nin bastığı bir kitap, artık olmayan Sinan Yayınları’nın, artık olmayan bir Cağaloğlu sokağının bir hanının bilmem kaçıncı katında, artık dudaklarımızdan eksik gülümsemelerle ve kimbilir kaçıncı çay bardağıyla ısıttığımız bir odada kitaplarını üst üste yığılı görüyorum… Matbaa kokusu uçmuş, kitaplar kenarlarından başlayıp içe doğru sonbahara kesiyorlar, o sırada Bic tükenmezi mi modaydı, senin tükenmez satırların usul usul ve sessizce sayfada yayılıyor: Engin Ardıç için Albay’dan sevgilerle, Oğuz Atay…

Emekli Albay Hüsamettin Tambay. En çok onu seviyorduk. Albay Hüsamettin’in yalnızlığına Hikmet Benol gibi posta neferi yazılmış, küskün yalnızlığımızı meyhane meyhane gezdiriyorduk, değil mi? Akşamları Papirüs’te buluşuyorduk, Pakize de birazdan gelecekti, onu beklerken iki tane yuvarlayabilirdik, zaten hangi kadın bizi doğru düzgün anlamıştı ki, sıcaklardan neler vardı?

Bu Papirüs, “eski” Papirüs. Ertuğrul daha güler yüzlü o yıllarda, Papirüs’ün masalarında telefon prizi dahi var, en büyük keyfimiz dışarıdan telefon geldiğinde garsonun elinde makineyle masaya seğirtmesi, oturduğun yerden konuşabiliyorsun, o gülünç yıldızlı jetonlar henüz icat edilmemiş.

Herkes oradaydı. Mustafa Gürsel o sırada TRT’de, Hilmi Yavuz Bedrettin’in ilk baskısına hazırlanıyor, Halit Çapın Bay Alkol ile flörtünü sürdürmektedir. Nurer Uğurlu amansız Adana kahkahaları arasında Demirtaş Ceyhun’la söyleşmektedir. Tanju Cılızoğlu Papirüs’ten adam toplayıp Nişantaşı’ya kahveye götürüyor, kumpas kurulmuş, Paşa Demirtaş’la Sarı Bülent’i her akşam bir güzel ütecek.

Biz daha uzak duruyorduk Oğuz, hatırlarsın. Biz o sıra rakı içerdik de, kimseciklerin okumadığı kitaplardan, kimseciklere dönüp bakmayan kadınlardan ve hüzünlerden söz ederdik. Uzun saç modası vardı, kara kıvırcık saçlarımız enselerimize dökülüyordu yanılmıyorsam, ben daha göbek salmamıştım o sıralar, sen de dağlar gibi bir adamdın… Kısık sesin cüssene yakışmıyordu, sesinde kırık bir şeyler vardı galiba, günlük sıkıntıların, köklü öfkelerin, müzmin yalnızlıkların kırdığı bir şeyler vardı. “Seni anlamıyorlardı.” Keçi sakallı ressamların, boyun atkılı sinema yönetmenlerinin, ince hastalıklı şairlerin ağzına pelesenk olmuş bu iki banal kelime sana hiç yakışmıyordu, ama gerçek bal gibi buydu işte ve ben senin ne demek istediğin yılar, yıllar sonra, günün birinde beni de anlamadıkları zaman anlayacaktım.

Kahverengi plastik kaplı, sıradan, kalınca bir deftere günlük tuttuğunu nereden bilebilirdim? Bütün kitaplarını ezberime almış, “Eylembilim”‘in bir an önce bitmesini bekliyordum. San de bana baba gibi edebiyat talim ettiriyordun. Conrad, Hesse, Nabokov okutuyordun. Hatırlıyor musun, “Tutunamayanlar”‘daki Süleyman Kargı’nın şarkılarını Nabokov’un “Soğuk Alev”‘inden arakladığını söylediğim vakit nasıl kan beynine sıçramıştı, nereden bilebilirdim Oğuz, seni üzeceğime Allah’ın benim bin belamı vermesi gerektiğini nereden bilebilirdim, günün birinde o en gizli kıvrımlarında kıvılcımlar çakan beyninin sana oyunların en kötüsünü edeceğini, tıpkı bir Selim Işık, tıpkı bir Hikmet Benol, tıpkı bir Turgut Özben gibi dehşetiyle gülünçlüğü at başı giden bir ölümle, Altay’ın evinde, aptesanede, elinde günün gazetesi kaykılıp gideceğini nereden bilebilirdim?

Öleceğini nereden bilebilirdim? Birlikte bir resim çektirmek bile aklımıza gelmemişti. Londra’dan gönderdiğin mektuplarda umutlu görünüyordun, bizim kafamıza dank ettikten sonra senden kaçar olmuştuk. İşin ucuz çeviri romanlara dönmesini, ölümcül olduğunu bildiğin hastanın karşısında iyimser budala oyunları oynamanın o hiç de şirin olmayan komikliğine sıvanmayı istemiyorduk…(Aşağı Muvar vadisinin iki muvannit serserisi!)

Tuhaf, çevremizi ölüler kuşatmıştı da biz ölümü pek umursar değildik, Altay’ın oğlu yirmi bir yaşında kanserden gitmişti, benim sevgilim otuz dört yaşında saçma sapan bir ameliyatta ölmüştü, Selim Işık tabancayı seçiyor, Hikmet kuşkulu bir şekilde balkondan atlıyordu. Dağ gibi adamların kırk üç yaşında şiddetli baş ağrılarıyla uç veren beyin urlarından gürleyip gidebilecekleri hangi kitapta yazıyordu Oğuz?

Aramızda eşşek kadar yaş farkı vardı, ama iki koca bebek, iki oyun arkadaşıydık. “Tutunamayanlar” çıktığı zaman, “Her mühendisin çekmecesinde birkaç roman taslağı vardır.” yumurtlayan çok aziz bir dostumu nasıl döveyazdım sen bilmiyordun; Pakize’yle nikah davetiyenizi eve getirdiğinde çok sevdiğin pederimin “Eh evladım, sonunda bir yere tutundun demek…” lafına nasıl da gülmüştün, Beyoğlu Evlendirme Dairesi’nin o zamanlar soğuk ve sevimsiz griliklerinde nikah şekerini ben tutmuştum, likörlü çikolata akmış, senin ve Pakize’nin şerefine Beymen’den aldığım yeni pantolonu berbat etmişti, şekeri evde kalmış kızlara tuttururlarmış meğer, kısmeti açılsın diye, nasıl kızmıştım…

Ali’nin(Poyrazoğlu) o başörtülü nineleri, akraba ve tallukatı dehşete düşüren, ortalığa bir bomba gibi düşen şakasını hatırlıyor musun Oğuz? Ya Bodrum’a “müveccihen” yola çıkışınızda ucuz bir Amerikan filminden öğrendiğimiz üzere senin beyaz Renault’un tamponuna konserve tenekesi bağladığımızı? O Renault ile kaç kez yolda kalmıştık, Kumkapı’ya gümüş balığı yemeye giderken kaç kez açlıktan midemiz guruldamıştı, süper benzin pahalıydı, normal dolduruyorduk, “tıkanma yapıyordu!”

Ne hınzır heriflerdik…Hayatta başarabildiğimiz en önemli şeylerden biri kendi kendimizi göz hapsine almaktı, düşman kazanmaktan ben gizli zevkler mi alıyordum ne, senin ciddi ciddi kırıldığını görüyordum, kafasızlar, dangalaklar, cahiller ordusu bütün kalelerini zapt etmeye, bütün tersanelerine girmeye çalışıyordu, beyaz mantolu adamı, Ubor Metenga’dan mektup yiyen aydını, oyunlarla yaşayan zavallı suretlerimizi durduk yere uydurmamıştın ya…

İzninle gene bir “banallik” yapacağım ve sen çok kızacaksın Oğuz, on yıl ne çabuk geçmiş.. Şimdi dışarıda gene soğuk ve sevimsiz yağmurlar yapıyor, o cami avlusunda da yağıyordu, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, hep akşam meyhaneye gitmek üzere ön buluşma yeri olarak kullandığımız o cami avlularında herkes işin fecaatini ilk kez o gün anlamıştı, suratlarımızdan düşen bin parçaydı, utanmasak ağlayacaktık, keşke utanmasaydık da ağlasaydık. Senin, şimdi iki metre ıslak toprak altında, yüzündeki buruk gülümsemeyi zamanın silemediği bir iskelete dönüşmüş olmanı düşünmek istemiyorum, öyle değil mi olrick, öyledir efendimiz, beni kısık sesli, torbalı gözlü ve hüzünlü bir adam olarak hatırlayınız.

Sen de beni, sevgili Oğuz, Yeniköy’deki evin kitaplığında “Topoğrafya” kitabını görünce “Deneysel bir roman mı üstad?” diye soran ve mutfağa kadar kovaladığın genç ve istikbal vaat eden yazar adayı olarak hatırla…

Muhteşem yalnızlığımızı yan yana yaşarken bıraktın ve gittin sonunda, bayrağı ben taşıyorum. Sen gittin gideli James Joyce ile Kemal Tahir’i birbirine tokuşturmayı öğrendim, içine bir tutam deneme, iki ölçek köşe yazısı, bir fırt röportaj, bir ölçü duygusallık, üç ölçü malumatfuruşluk kattığım yazılar yazmaya çalışıyorum, hanımlar pek beğeniyor, giderayak “yaz” diye elverdin de sanki iyi halt ettin Oğuz…

Ne olurdu ben de senin gibi mühendis, doktor, avukat olsaydım…

Kırkımdan sonra gizli yazarlık yeteneklerim keşfedilir, artık beyin tümöründen mi, böbrek kanserinden mi neyse vakitlice çekip giderdim, şimdi beni insanların nankörlüğü, ahmakların ahmaklığı ve hayatın güzelliği öldürecek oysa. İkimiz de aykırı adamlardık, neden beni piç gibi bırakıp gittin Oğuz? Ben şimdi esas olarak ifade etmek istediğim hususları, suların kesilmesini, nakil vasıtalarındaki izdihamı, sinemalarda kuyrukların teşkilini, çöp kamyonlarının seyrek uğramasını, dilekçelerimizin resmi dairelerde sürünüp kalmasını, umumi mahallerde ahlaka mugayir hareketleri, sokak  köpeklerinin itlafını, maaşlarımızın tediyesindeki teehhürü, turistlere gösterilmesi icap eden kolaylıkları, radyo ve televizyonda kelimelerin yanlış telaffuzunu, gıda maddelerinin keyfi satışını, vatandaşın denize girecek yer bulamamasını, bazı fıkra muharrirlerini takdir ve/veya tekdirimi, gazinolarda muhattap olduğumuz fahiş hesap pusulalarını, kahvelerde vakit öldüren işsizleri, seyrüsefer kazalarının asgari hadde indirilmesi için riayet edilmesi lazım gelen kriterleri, yirmi üçüncü fırkanın taarruzu esnasında meydana gelen vaziyet hakkında muharebeyi yerinde müşahade etmiş bir zatın hatıratını, yollara kafi miktarda meyil verilmemesi sebebiyle kaldırım kenarlarına toplanan suların geçen vasıtalardan yayalara sıçratılmasını, falanı filanı kiminle tartışacağım?

Yoksa benim için de mi günü birinde gazetelerde “elim bir ziya” başlıklı ilanlar çıkacak? Salihat-ı nisvandan olamayacağımıza göre adımızın yanında parantez içinde “Beyefendi” yazan da bulunmaz. Filmin sonunda çocuk ölüyor işte, muharrir, Oğuz abisi gibi en verimli çağında, kendisinde henüz çok şey beklenen bir yaşta aramızdan ayrılmıştır… Babana yazdığın bir mektupta “Ne yani, babacığım,” demiştin, “ben de senin gibi ölecek miyim?”

Ne yani Oğuz, ben de senin gibi ölecek miyim? ”

                          Engin ARDIÇ  / 1987…