Ufkumuz kadar algılarız...
Senin görme biçimin benim kimliğim DEĞİLDİR. Beni algıladığın yer senin sınırındır benim hakikatim DEĞİL. Gözün neye alışkınsa beni oraya yerleştirir ama ben senin tariflerinden taşarım. ÇÜNKÜ İNSAN BAŞKASININ BAKIŞIYLA DEĞİL KENDİ ÖZÜNÜN SESSİZLİĞİNDE VAR OLUR.
1000Kitap
FATİH'İN PERSPEKTİFİ
Kuran-ı Kerim'i Komutan Gözüyle Okumak! (Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) hatırasına ve fethini müjdelediği Konstantinopolis'in Fatih'i Sultan Mehmed Han'ın, şehitlerimizin ve gazilerimizin ruhuna zaferin 573.yılı şerefine ithaf olunur.) Kuran-ı Kerim tüm zamanların en çok okunan, en çok ezberlenen ve her insanın idrak seviyesince anlaşılan kitaplarından biridir. Tefsir geleneği onu anlamlandırmaya çalışmış; edebiyat onu güzelliğiyle taşımıştır. Ama boyutlardan biri hep eksik kalmıştır: Stratejik okuma. Bu çalışma Kuran'ı indirgemez. Onu farklı bir ışıkla aydınlatmaya çalışır. Fatih Sultan Mehmed Han — sekiz dil bilen, felsefe ve matematik okuyan, 21 yaşında Konstantinopolis'i fetheden komutan — Kuran'ı hem ibadet hem strateji kitabı olarak okuyanların bize göre en güçlü örneklerindendir. Clausewitz 'Savaş Üzerine'yi 1832'de yazdı. Sun Tzu 'Savaş Sanatı'nı MÖ 500'de yazdı. Kuran savaş doktrinini MS 610-632 arasında — savaş meydanında — ortaya koydu. Fark şudur: Clausewitz strateji anlattı. Sun Tzu taktik anlattı. Kuran stratejiyi, taktiği, psikolojiyi, hukuku, motivasyonu ve metafiziği aynı anda ele aldı. Bu çalışma dört ana bölümden oluşuyor: Mekke döneminin direniş stratejisi, Medine döneminin savaş doktrini, savaş hukuku ve teslim olmama ilkesi. linkedin.com/posts/zgrcsknkm... Mekke 13 yıl bekletti. Medine savaşı öğretti. İkisi birlikte tam oldu, tamam oldu. Fatih Sultan Mehmed Han, Kuran'ı inanıyorum ki komutan gözüyle de okumuş olmalıdır. Konstantinopolis'e karadan gemi taşıttı — 'harp hiledir.' Bedir'in 313'ü 1000'i yenmişti — 'az sayı
Reklam
Küçükken yaşamanın bir hizmet olduğunu sanırdık usta. Dünya bize hizmet edecek, yollar önümüze serilecek, biz de o kahramanlık hikayelerinin başrolünde devleşecektik maşallah. Oysa zaman geçtikçe anladık ki, hayat bizi başrol değil, en fazla kendi trajedimizde figuran yapıyor. O pelerin takıp uçmayı düşleyen çocuk, bugün bir şantiyenin tozunda, bir ofisin loş ışığında ya da bitmek bilmeyen bir geçim derdinin tam ortasında, elinde bir anahtarla dünyayı değil, sadece günü kurtarmaya çalışıyor. ​Bu hayatın bize attığı en büyük kazık, her şeyin mümkün olduğu yalanıdır. Büyüdükçe imkanlar artar sanıyorduk ,meğer büyüdükçe sadece mecburiyetler artıyormuş. Hayalimizdeki o büyük devrimler, o şaşaalı başarılar, o kusursuz aşklar ve idealler! Hepsi hayatın o öğütücü dişlileri arasında un ufak oldu sayın insanlar. Şimdi elimizde kalan tek şey, sabahları aynada gördüğümüz o yabancı yüz ve içimizde hiç susmayan "Bu muydu lan?" sorusu. ​Biz sanıyorduk ki büyüyünce özgür olacaz. Oysa daha büyük zincirlerin içine düştük. Aile beklentileri, toplumsal maskeler ve o bitmek bilmeyen düzenli olma zorunluluğu.... Bir zamanlar bir ağacın tepesine tırmanmak en büyük riskimizdi lao, şimdi ise yanlış bir kelime etmek, bir yanlış hesap yapmak ya da bir gün bile durup dinlenmek hayatımızı başımıza yıkacakmış gibi geliyor. Mekanik bir arızayı çözmekten daha zor olanı, kendi ruhumuzdaki o arızayı, o sönüp giden ışığı tamir etmek. ​Etrafına bir baksana aslan parçası, herkes bir şeymiş gibi yapıyor. Herkes mutluymuş gibi, her şey yolundaymış gibi... Ama akşam eve dönüp o kapıyı arkadan kapattığında, o sessizlikte herkes o küçük çocuğun cenazesini kaldırıyor içinden. Dostocuğumun o hırçın karakterleri gibi, biz de kendi yeraltı odalarımıza çekilip hayatın bu anlamsız sertliğini hazmetmeye
Edebiyat
Saadettin Ökten konferansından aldığım notlardan..
Bir medeniyetin üzerinde durmak, yalnızca onu hatırlamakla değil; onu yaşamakla mümkündür. Bugün bulunduğumuz nokta itibariyle imkânlarımız geniş, ufkumuz açıktır. Lakin bu genişlik içinde köklerimizi ihmal edersek, elimizde kalan şey yalnızca görüntüden ibaret olur. Bizim asıl vazifemiz, kadim kültürümüzü anlamak, onu idrak etmek ve hayatın her safhasında tatbik etmektir. İslam medeniyeti sadece bir bilgi alanı değil; bir yaşayış biçimidir. Selamımızdan muaşeretimize, sözümüzden sükûtumuza kadar her hâlimizde bu inceliğin izini taşımamız gerekir. Zira medeniyet dediğimiz şey, en çok gündelik hayatta görünür. Bize çocukluğumuzdan kalan en kıymetli miraslardan biri “haddini bilmek” idi. İnsan, farkı fark eden bir varlıktır; neyi, ne kadar ve nasıl yapacağını bilmekle kemale erer. Hayatın esası, hakikati zahire gerektiği kadar yansıtmaktır. Aksi hâlde insan, zahirin peşinde sürüklenir ve özünü kaybeder. Bugün modernitenin sunduğu parlak imkânlar cazip görünmektedir. Ancak kendi medeniyetimizin değerlerinden öyle bir haz duymalıyız ki, bu parlaklık bizi cezbetmesin. Çünkü bizim geleneğimizde derinlik, sükûnet ve huzur vardır. Modern dünyanın ise çoğu zaman sunduğu şey, hız ve tüketimdir. Dilimiz de bu dönüşümden nasibini alıyor. “Allah’a ısmarladık” dediğimizde bir teslimiyet, bir aşkınlık vardır. “Allah’a emanet” dediğimizde bir dua, bir irtibat kurarız. Oysa kuru bir “görüşürüz” ifadesi, bu derinliği taşımaz. Söz, yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda bir kimlik beyanıdır. Peki, biz hangi istikamette yürüyeceğiz? Yalnızca aklın rehberliğinde mi, yoksa akıl ile kalbi birlikte terbiye eden bir yol üzere mi? Batı akılla büyük mesafeler katetmiştir; fakat huzuru bulmakta zorlandığını kendisi de fark etmiştir. Bizim yolumuz ise aklı ve kalbi mezc eden bir
1000Kitap
Bizim mahiyetimizi ancak aşk terazisinde tartılanlar anlar. Menzilimiz de, hakikatimiz de aşikârdır; adımlarımız Hakk’ın izinde, ufkumuz ise sonsuzluktadır. Biz, var oluşun başından sonuna dek sevgiyi imanla yoğuran, ömrü ise ümidin aydınlığıyla kuşanarak yaşayanlardanız. ___ /Güven Taşdemir
Hayırlı Cumalar
"İnsan hangi dünyaya ait olduğunu bilmeden yaşayamaz" İsmet Özel Ufkumuz çok başka yerlerde...
Din
Reklam
Reklam