Belki de tarihin en esrarlı romanı… Abartıyor muyum? Siz karar verin:Geçen hafta Ankara’dan bir arkadaşım geldi. Eski dâva arkadaşım. Hukuk okurdu o yıllarda. 1999’da JİTEM tarafından İstanbul’da kaçırıldığını, Kemerburgaz tarafında bir askerî tesiste üç gün sorgulandığını duymuştuk. O gün bugündür yeni görüyorum ve detayını yeni öğrendim. Ne sordular dedim. Şunu sormuşlar en çok: Tilki Günlüğü hakkında ne biliyorsun? Onu nasıl anlamalıyız?
TİLKİ GÜNLÜĞÜ -Ufuk ile Hafiye-, 5 Mayıs 2011, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
İnsanların bir takım hedefleri söz konusu olduğunda bu hedeflere ulaşmak yorucu ve çetrefilli bir yol gerektirdiğinde ya da uzun vade yayıldığında ve dolayısıyla ilerlemeleri ya da gerilemeler vakit aldığında kişi kaçınılmaz olarak önemli bir seçimle karşı karşıya kalır.

Bu doğadan söz eden fizyolojik oluşumumuzdur. Hayvanlar arasında sadece biz, ağaçlar gibi dikey bir duruşa sahibizdir. Ayaklarımız kök misali toprağa basarlar ve yukarı, ışığa, gökyüzüne uzanan bedeni tutarlar. Ruhsal ve fiziksel olanın birbiriyle kaynaştığı biricik varlıklar olan bizim yeni kuşaklarımızda -bir insan biyomekaniği uzmanının bana söylediği üzere- omurganın bükülmeye başlamış olması bir rastlantı olamaz: Omurga artık öne eğiliyor, bedenin statik dengesini ayakta tutamıyor, ışığa uzanması gereken baş dik duramıyor. Sırtlar cılızlaştı, kamburlaştı, çünkü babalar artık eğitmekten âcizler, artık hedeflenecek bir ufuk yok. Bu doktorun bana söylediğine göre on iki yaşında olan çocukların, genç Oblomovlar gibi divana uzanmakla, bilgisayara eğilmekle, televizyon karşısında kaykılmakla geçen yıllar sonucunda omurgaları tedaviye muhtaç hale geliyormuş. Bu çocuklar, günümüzün umacısı olan can sıkıntısından kaçınmak amacıyla her türlü elektronik dadının kucağına kendilerini bıraktıkları için yataydan başka bir boyut tanımıyorlar.
Bu inildeyişe kulak vermeyi bilmemek belki de bütün inildeyişlere -savaş kurbanlarının, hastaların, işkence gören, canı alınan çocukların, tecavüze uğrayan, terk edilen, takip edilen insanların çığlıklarına kulak vermemek; göklere doğru umutsuzca haykıranların seslerini duymamak anlamına geliyordur. Doymuş, sıkılmış, pişman olmuş, küçük nefsimizin ötesinde farklı bir ufuk göremeyen, kendimizi sorgulayamayan, büyük sorularla yüzleşmekten, kaçınılmaz olarak bunların getirdiği korkuyu kabullenmekten kaçınan biz, kendi iniltimizi dinlemekten de aciziz.