Rusya veya Batı Avrupa’daki tarihsel örneklerine baktığımızda, "entelijansiya" kavramı özü gereği devlet aygıtının dışından, ona mesafeli, hatta onunla çatışan ve gücünü kamusal/sivil alandan alan bağımsız bir zümreyi ifade eder. Bizde ise durum tam tersi bir genetik kodla başladı. Okur-yazar sınıfı, sivil toplumun içinden organik olarak doğmadı; bizzat devlet eliyle, devleti kurtarmak için üretildi. Osmanlı'nın son dönemindeki münevver de, Erken Cumhuriyet’in inşa ettiği aydın da temelde birer devlet memuruydu. Kalemiyye sınıfından gelen, maaşını devletten alan, temel refleksi "bu devlet nasıl kurtarılır?" sorusuna indirgenmiş bir kitle, devlet mekanizmasının dışına çıkıp ona dışarıdan ve nesnel bir eleştiri getiremedi. Eleştiri getirdiğinde bile amacı devleti yıkmak veya sınırlamak değil, onun direksiyonuna geçmek oldu. Sahici bir entelijansiyanın yaşayabilmesi için devlet kapısına (ulufe, kadro, ihale veya fon dalgalarına) ihtiyaç duymadan ayakta kalabilen bağımsız bir ekonomik zemin gerekir. Türkiye'de sermayenin kendisi bile büyük ölçüde devlet eliyle ve transferleriyle yaratıldığı için, o sermayenin fonladığı kültür-sanat, akademi ve medya alanları da hiçbir zaman devlet aygıtından tam anlamıyla bağımsızlaşamadı. Sol, liberal, milliyetçi ya da muhafazakar fark etmeksizin; tüm klikler tarihsel süreçte ya devletin nimetlerinden pay kapma ya da devlet elitinin hışmına uğrayıp dışlanma ikileminde kaldı. Nimetten faydalanmayanlar ise birer "münzevi" olarak kalmaya mahkum edildi, kolektif bir entelijansiyaya dönüşemedi. Ekonomik ve kurumsal otonomi olmayınca, okur-yazar takımı kamusal faydayı ve hakikati savunan yapısal bir güç olmak yerine, devleti ele geçiren ya da geçirmeye çalışan siyasi kliklerin ideolojik lojistik üssü haline geldi. Gücü elinde tutan yapıya