"Bir isim bir şey söylemediğinde artık,
hikaye bitti demektir."
İsimler yiter, hikayeler biter, hepsi unutulur..Yaşamış ve yaşanmış olanlarsa sade,El Hafız Olanın ilminde saklanır.
Tüm isimleri ve hikayeleri bilen,
ve "hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren" Allah'a hamd olsun.
Kitabı sizlere, kitabın içindeki hikayelerin şiirsel anlatımıyla tanıtmayı dilerdim ancak öyle bir mânâ derinliği ben de bulunmuyor. Bu sebeptendir ki okudukça, maddeye aşık kelâmımdan, zahire aldanan yanımdan utandım.
Çünkü,hayânın korkaklık, mahremiyetin bastırılmışlık, aşkın ise bedeni tatmin olarak algılandığı bir asırda yaşarken, mânâyı madde uğruna satıyor insan. Böylece nefsi doyuma ulaşırken, ruhu açlıktan kıvranıyor..
"Sır,
ancak perdenin önünde durmayı göze alana aşikarmış." diyor yazar.
Gülüyorum. .
Herşeyimiz ayanken, mahremiyetimizi gururla kamuya sunarken, en özel duyguları en sığ ifadelerle rahatça konuşurken bizde ne sır ne mânâ kalmıyor elbet.
Oysa yazar anlattığı hikayelerde,bize sıradan gözüken hal ve durumları dahi büyük bir incelikle düşünüp, derin bir mânâyla dokumuş.
Toparlayıp kısa ve net cümlelerle kitabı tanıtacak olursam:
Kitapta birbirine sarmal olarak devam eden iki hikaye konusu var.
Ilki bir aşk hikayesi ki kahramanı esas oğlan Osmanlı'nın gerileme dönemlerinde Yeniçeri ocağında başlayan esame ticaretiyle kendine ölen bir Yeniçerinin esami(kimliğini) ve maaşını (ulufe) satın alır..
Ikincisi tarihi bir hikaye ki Osmanlı'nın duraklama ve dağılma dönemlerinden,bunların sebeplerinden, yeniçeri ocağındaki -sonu ocağı kaldırmaya varan-sorunlardan ve dönem padişahlarından bahseder..
Hikayelerin anlatımında yazıcının kendine has üslubu ve şiirsel cümleleri insanı hayran bırakıyor.Adeta aşka aşık ediyor da,bu asırda böyle bir aşkın esamisinin! okunmayacağını bilmek