Uçmag veya uçmağ olarak nitelendirilen bu kavram Türk ve Altay mitolojisinde cennete karşılık gelmektedir. Uçmağın zıttı tamu veya tamagdır. Uçmağ, Türkçedeki uçmak, yani havalanmak, yükselmek kelimesi ile Soğdcadaki uştmaht, yani cennet ile aynılaşarak uçmak şeklinde tek kelimeden oluşur ve uşmaht biçimi böylece kullanımdan kalkar. Yani aslında kelimenin orijinali Soğdça olsa bile Türklerdeki uçmak eylemi ile uyuşmuş oluyor. Türklerin uçmagdaki tasavvuru yine havalanmak, yukarı çıkmakla ilintilidir. Yüklemli hali uçmağa varmak olarak kullanılır. Nihayetinde Gök Tanrı’ya inanan bir Türk, cennete gitmek için uçmak gerektiğini düşünür. Eski Türkçede ölüm için kullanılan kergek bolmak (vakti gelince ölmek) şeklinde de uçmakla ilgili olduğu hatırlanırsa, bu konu daha iyi fark edilebilir. Uçmag kelimesi, Türkçede bir dönem cennet sözcüğünden daha fazla kullanılıyordu. Özellikle İslam’a geçişin ilk yüzyıllarında cennet yerine doğrudan doğruya uçmag deniliyordu. Nitekim Yunus Emre başta olmak üzere pek çok halk şairinin dizelerinde bu kelimeye rastlanmaktadır. Tasvirdeyse İslam kültürüyle birlikte oluşan anlatılar söz konusudur.
Milli Şuur ve birliğin yükselmesinde ve yaratıcı bir kültürün gelişmesinde Türk tarihinin müstesna bir hazinee teşkil ettiği aşikardır. Bu da mazi ile istikbal arasındaki bağların kuvvetlenmesiyle ve daha sonra da bu büyük mirasının ilmi bir şekilde işlenmesiyle mümkündür. Mazi ile irtibat sağlamlaşmadıkça, milli şuur ve mefkurenin kuvvetlenmesini, kültürün gelişmesini, edebiyat, sanat ve sahne hayatının yaratıcı eserler vermesini beklemek beyhudedir. Mimari abidelerimizin heybeti tarihimizin azametiyle muvazi olduğu halde modern mimarlarımız henüz milli şahsiyetlerini bulamamış hatta milletimizin bu en yüksek sanat kabiliyeti de yıkılmıştır. Klasik ve folklorik müzik hazinemiz çok zengin, son misallerin gösterdiği üzere de milli kabiliyetimiz çok ileridedir. Fakat henüz yaratma devrini idrak edememişsizdir. Daha garibi, mimari gibi şahikasına yükselen Türk müziği resmen tahsil imkanlarından mahrum kalmış fakat yine de milletimizin milli ruhunu canlandıran bu sanatını yaşatmıştır. Sahne ve resim sanatlarına Garp tekniği girmiş lakin orijinal eserler meydana çıkmamıştır. Bütün bunlar milli mirasımıza ve milli mefkuremize bağlanmakla ve nihayet ilmin krulması ve işlemesiyle mümkündür. Bu olmadıkça iddia edildiği gibi taklitten sonra bir yaratma devrinin geleceğini de ummak boş bir hayaldir. Hatta bir dejeneresans da mukadderdir.
Sayfa 175 - Ötüken, Prof Osman Turan, Makaleler3/4 Cihan Hakimiyetinden Büyük Türkiye İdealine, İstanbul, 2011 "“Yeni İstiklal, 9 Aralık 1964 sayı: 174 s. 3; Türkiye’de Manevi Buhran, Din ve Laiklik, Hilal, İstanbul 1964, s. 3-10 ; Nakışlar Yayınevi, İstanbul 1·Kitabı okuyor
(...) Yalnız şu kanaate bir şerh düşsem, sanırım olur:“Ne yaparsak yapalım, kaynak ve fırsatların dağılımı asimetriktir.”“Ne yaparsak yapalım” kısmını çıkarırsak, evet öyledir. Yalnız asimetrinin ölçülerini belirlemek biraz da ahlâkî normların ve siyasî düzenin elindedir. Siyasî düzen, eğer bu “tabiî asimetri” içinde, aşağıya veya yukarıya doğru anormal sivrilmelere göz yummak istemezse ve ahlâkî normlar bu tür dengesizliklere izin vermezse, bu durum pekâlâ bir adalete kavuşabilir.Söz konusu kanaat, sermaye ve mülkiyetin, siyasî düzen ve düzenlemeden bağımsız olduğu, daha kötüsü inanç ve değerlerden yoksun olduğu ve ne yapılırsa yapılsın dizginlenemeyeceği izlenimi veriyor.Oysa Büyük Doğu’nun bu husustaki temel prensibi “sermaye ve mülkiyette tedbircilik”tir. Bu da, evvelce değindiğim üzere, iki türlü (içten ve dıştan) “müdahale”yi kapsar, söz konusu “tabiî asimetri”ye…
İktisat ve Ahlâk -İktisada Giriş -VI-, 18 Nisan 2014, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
Örgütlenme yeteneği her şeyden üstün olarak kanuna uymak, kuralları kutsal sayarak bağlı kalmak, bir çok belgelerden anlaşıldığı üzere kadınlara büyük saygı göstermek, yani modern Avrupa toplumlarının özelliklerinin hemen hepsinin kaynağını, Hititlerde aramalıdır 
Benim nazariyem şudur ki, insanlar kainatın sahibi olmak üzere yaratıldıkları için, eşya onlara uymak tabiatındadır. Mesela benim çocukluğumun geçtiği Abdülhamit devrinde cemiyetimiz neşesizdi. Başta padişahın asık yüzünden gelen ve halka halka etrafa yayılan bu neşesizlik eşyaya da sirayet etmişti. O zamanın vapur düdüklerinin acılığını, hüznünü, keskinliğini benim yaşımda olanların hepsi bilir.