O anda taş kesilmiştim. İsteklerim ve arzularım da taşa dönüşmüştü sanki. Dış dünya, iç dünyamla bir bağlantısı olmadan, bir kez daha çevremi katı bir şekilde sarmıştı. Amcamın evinden çıkan, beyaz spor ayakkabılarını giyip şafağın alacakaranlığında bu kayın ağacına dek koşup gelen ben, aslında kendi içimde koşmaktan başka bir şey yapmamıştım. Şafağın alacakaranlığında ana hatları belli belirsiz ortaya çıkan kasabadaki evlerin damlarında, ağaç karaltılarında, Aoba Dağı'nın kara zirvesinde ve gözümün önünde duran Uiko'da büsbütün ve korkutucu bir anlamsızlık vardı. Gerçeklik, kendisine yetişmemi beklemeden gelip oracığa kurulmuştu, dahası, benim o âna değin görmediğim bir ağırlıktaki bu manasız, büyük, karanlık gerçeklik bana bahşedilmiş, bana baskı yapmaktaydı.
“peki, o denli mutlu olduğu, kendini o denli iyi hissettiği ve övüp durduğu o günler ne zamandı?” — “o ne budala insandır,” dedi ve acıyarak gülümsedi. “kastettiği, kendinden tümüyle habersiz olduğu, tımarhanede geçirdiği günler.” yıldırım çarpmışa döndüm, eline biraz daha para sıkıştırıp hızla oradan uzaklaştım.
Ryuji için bu öpüşme ölüm demekti; her zaman düşlediği aşktaki ölüm demekti. Kadının dudaklarının yumuşaklığı, gözleri kapalıyken bile görebileceği dudaklarının koyu kırmızısı, mercan denizi gibi hep nemli dudakları; deniz yosunları gibi ürperen kımıltılı dili... Bütün bunlarda doğrudan ölümle bağlantılı olan bir şey vardı. Ryuji bir gün sonra kesin olarak ayrılacaklarını biliyordu; yine de onun uğruna seve seve ölmeye hazırdı, içinde ölüm dalgalanıyor, kabarıyordu.