Zaman içinde bir sürü şey oldu, oluyor ve olacak…
Doğumlar, ölümler, aşklar, intikamlar, özlemler, ağıtlar, dualar…
Dağ hep oradaydı.
O yüzden heybetli,
o yüzden ağır,
o yüzden hüzünlü.
Bir kere gördüğünde unutamazsın.
Oturur yüreğine.
Hepsinin ortak duygusu dağ gibi çöker;
oturur ve kalır.
Çok eskilerden, artık kült olmuş bir eserden bahsetmek istedim bugün.
Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı Efsanesi…
Elimdeki baskı 1970 yılına ait ve çizimleri Abidin Dino’nun.
Hikâyenin kendisi o kadar dolu, o kadar yoğun ki çizimlerin bilinçli olarak yalın bırakıldığını düşünüyorum. Abidin Dino birkaç çizgiyle yetinmiş; detaya girmeden, anlatının ağırlığını metnin kendisine bırakmış. Çizimler metne ufak nefesler veriyor. Bu sadeliğe önce şaşırsam da sonra hak verdim. Çünkü anlatının hayalini birebir çizgiye dökmek zaten mümkün değil.
Yaşar Kemal’in dili destansı ama asla yoran, uzun cümlelerle süslü bir dil değil. Bu yüzden hikâye sürüklüyor, merak ettiriyor. Okurken bir ara içimden gülerek
“Homeros gibi… yine cümle âlemin karıştığı bir kız meselesi,”
diye geçirdim.
Kitabın benim için ayrı bir anlamı da var. Yıllar önce rehberlik eğitiminde Ağrı Dağı’nı uzaktan ilk gördüğüm o anı hiç unutmamıştım. O heybet hâlâ gözümün önünde. Kitabı okurken de hep o görüntü geldi aklıma; dağın o ağır, sessiz, her şeye yukarıdan bakan hâli…
Genel yorumlarda da sıkça söylendiği gibi bu hikâye sadece bir aşk meselesi değil; gurur, söz, inat ve kaderle didişmenin hikâyesi. Ve yine değişmeyen otorite figürleri, korkular ve halk…
Doğa ise neredeyse başlı başına bir karakter.
Sevgiler