Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk’un hem en yalın görünen hem de en derin katmanlara sahip romanlarından biri. İlk bakışta bir ustayla çırak arasındaki ilişkiyi, bir kasabanın kenarında açılan kuyunun etrafında şekillenen sıradan bir hikâyeyi anlatıyormuş gibi dururken, aslında kader, baba-oğul ilişkisi ve suçluluk duygusunun insanın içine nasıl kök saldığını ince ince işleyen bir metin. Romanın merkezinde Cem’in gençliğinde yaşadığı o belirleyici yaz var; ustası Mahmut’la birlikte kuyu kazarken tanıdığı kırmızı saçlı kadın ise sadece bir aşk figürü değil, aynı zamanda onun hayatını ikiye bölen bir eşik gibi. Yazar burada öyle bir atmosfer kurmuş ki, o kasabanın tozunu, kuyunun derinliğini ve karakterlerin içindeki suskunluğu neredeyse hissettim.
Romanın en sarsıcı tarafı, kader meselesini sadece bir fikir olarak değil, neredeyse yaşayan bir varlık gibi hissettirmesi. Oidipus ve Rüstem ile Sührab anlatılarıyla kurulan paralellikler, hikâyeye yalnızca entelektüel bir derinlik katmıyor, aynı zamanda da şu rahatsız edici soruyu da sordurdu bana: “Ya ben de kaçtığımı sandığım şeyin tam ortasına yürüyorsam?” Cem’in yaşadıkları bu sorunun ete kemiğe bürünmüş hâli gibi. Onun hikâyesi ilerledikçe, insan kendi hayatına dönüp bakmadan edemiyor.
Orhan Pamuk’un bu romanda daha sade ama bir o kadar da simgesel bir anlatım tercih ettiğini söyleyebilirim. Betimlemeler abartılı değil, ama tam da gerektiği kadar yoğun. Özellikle kuyu metaforu derine indikçe karanlıklaşan, ama bir o kadar da hakikate yaklaşan bir alan roman boyunca zihnimde yankılandı. Kuyu sadece fiziksel bir çukur değil; aynı zamanda insanın kendi iç dünyasına yaptığı bir iniş gibi. Bu noktada kitap, okuru pasif bir okuyucu olmaktan çıkarıp kendi iç hesaplaşmasına sürüklemiş.
Kişisel olarak en çok etkileyen şey,