Büyük ölçekli politik ve toplumsal sistemlerin kurulmasına yol açan
çiftçiliğin yarattığı baskının çok geniş etkileri vardı. Azimli ve çalışkan
çiftçiler, ne yazık ki, o günkü çalışmalarının karşılığı olarak ulaşmak istedikleri ekonomik güvenceye neredeyse hiçbir zaman ulaşamadılar. Her
yerde ortaya çıkan yöneticiler ve seçkinler, köylülerin emeğiyle ürettiği
fazla gıdayla beslenip, çiftçileri de zar zor hayatta kalabildikleri bir yaşama mahkum ettiler.
El konan bu yiyecekler siyaseti, savaşları, sanatı ve felsefeyi canlandırdı. İnsanlar saraylar, kaleler, anıtlar ve tapmaklar inşa ettiler. Geç modern çağa kadar insanların yüzde 90’mdan fazlası, her sabah erken kalkıp ter içinde kalana dek çalışan köylüler olarak yaşıyorlardı. Ürettikleri fazladan gıda, tarih kitaplarını dolduran küçük bir seçkin azınlığı doyuruyordu: krallar, bürokratlar, askerler, rahipler, sanatçılar ve filozoflar.
Tarih çok az insanın “yaptığı”, geri kalanların da tarla sürdüğü veya su
kovaları taşıdığı bir şeydir.
"...Çocuklar ölebilir yarın,
Hem de ne sıtmadan, ne kuşpalazından,
Düşerek de değil kuyulara filân;
Çocuklar ölebilir yarın,
Çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,
Çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında..."
Bilişsel Devrim’den bu yana, Sapiens böyle bir günlük ikilikle yaşıyor. Bir tarafta nehirlerin, aslanların ve ağaçların nesnel gerçekliği; öte
yanda tanrıların, milletlerin ve şirketlerin hayali gerçekliği. Zaman geçtikçe hayali gerçeklik daha da güçlendi; öyle ki bugün nehirlerin, aslanların ve ağaçların yaşamı hayali varlıklar olan tanrılar, milletler ve şirketlerin insafına kalmış durumdadır.
Sadece Homo sapiens’in var olmayan şeyler hakkında konuşabildiği
iddiası herkesçe kabul edilebilecek bir önerme. Bir maymunu, ölümden
sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz.