Olmadı. Ben sizin sevginize karşılık veremedim. İnsan olmadığını veremiyor. Alışırdım belki, ilişkimiz uzun sürse belki boş olan ruhumu doldururdum bütün o sıcak ilişkilerle. Ben de sevmeyi, sarılmayı, kucaklaşmayı öğrenirdim. Öğrenirsem yapardım, biliyor musun? Ama zaman alırdı.
Herkesi kıskanıyordum. Adaletsizliği kıskanıyordum. Sevginin size böyle boca edilirken, bana ve benim gibi pek çoklarına damla damla verilmesine dayanamıyordum.
Anlaşamamak çok anlaşılır bir nedendi ayrılmak için ama kimseye bu kadar açıklama yeterli gelmiyordu. Daha geçerli sebepler istiyordu toplum bizden, hiç değilse şiddetli bir geçimsizlik istiyordu. Oysa şiddetsiz, sessiz bir geçimsizlikle az şey değildi ki. Aynı evi paylaşan, hiç konuşmadan, kavga etmeden, birbirine dokunmadan seneler geçiren insanların geçimi de geçimsizlik değil mi? Çiçeği ha bir günde koparıp atmışsın kökünden, ha yavaş yavaş soğumasına izin vermişsin.
Bu harika anlatılar bende tuhaf duygular uyandırdı. İnsan aynı anda hem bu denli güçlü, erdemli ve muhteşem, hem de bu denli habis ve bayağı mıydı gerçekten?
"Tüm insanlık bana karşı günah işlerken, tek suçlu görülecek ben miyim?"
Kibrin etkisiyle bir varlığa can vermeye cüret eden Frankenstein'in ibret alınmaya layık hikâyesi. Kitabı okurken ifrite hak vermemek mümkün değildi. Yaptığı işlerin sorumluluğunu alamayıp sürekli ağlayan mucide acımak da öyle. Kırmızı başlıklı kızın hikâyesinde, "o hikâyeyi bir de kurttan dinlemek lazım" diye bir bakış var ya, Frankenstein'in hikâyesi için de geçerli. O hikâyeyi bir de can verdiği yaratıktan dinlemek lazım.