Bu kitabı okurken dışarıdan biri beni gözlemlese sanırım hasta olduğumu düşünürdü. Okurken hissettiğim mide bulantısı, öfke ve nefret iç dünyamdan çıkıp yüzüme, beden dilime yansıdı.
Oysa Pınar Kür sadece üç insanın perspektifinden hikâyesini anlatıyordu…
Ve eğer bu üç kişiyle bir yerlerde karşılaşma fırsatım olsaydı; Faik İrfan’ın suratına tükürürdüm (tamam, itiraf ediyorum; aslında beyzbol sopasıyla dövmek isterdim), Melek’e dokunmaya bile kıyamaz, onu pamuklara sarardım. Yalçın içinse çalmadığım kapı bırakmaz, onu kurtarmak için avazım çıktığı kadar bağırırdım.
İşte bu kitap bana bunu yaptı. İsyan ettirdi. Düşündürdü. 1979’dan bu yana aslında ne kadar az yol alabildiğimizi gösterdi ve içimde dinmeyen bir öfke bıraktı.
1979 yılında böyle bir kitabı yazabilen Pınar Kür’e hayranlık duydum. “Neden bu kadar geç okudum?” diye hayıflandım. Sonra, bu kitabın toplatılmasına sebep olan savcıyı düşündüm. Kitaptaki Faik İrfan’dan ne farkı vardı? Cinselliğin “C”sini duyduğunda aklını yitiren insanların adli makamlarda koltuk işgal edebildiğini, adaletimizin bir dönem böyle zihniyetlere emanet edildiğini düşününce öfkem daha da büyüdü.
Ve bu hikâyenin gerçek Melek’i… 1940’larda Kırklareli’nde asılan o isimsiz kahraman…
Ruhun şad olsun.
Bu ülkenin kadınlara gerçekten büyük bir borcu var.
Ve ben gerisini yazamayacak kadar üzgünüm…